Edebiyat mektupları ve üçlü quartet Levent KARATAŞ

BİRGÜN 

Mektup bir mucizedir.
0.12.2016 11:48 KÜLTÜR SANAT
Biri Ankara’da, diğeri Almanya’da, bir diğeri de Avustralya’da yaşayan üç yazar bir araya gelerek, oldukça çarpıcı Üçlemeler adlı metne ortak imzalarını attılar.
LEVENT KARATAŞ

Biri Ankara’da, diğeri Almanya’da, bir diğeri de Avustralya’da yaşayan üç yazar bir araya gelerek, oldukça çarpıcı Üçlemeler adlı metne de ortak imzalarını attılar. Sema Güler, Kemal Dinç ve Muzaffer Oruçoğlu Üçlemeler’de, birbirlerine yazdıkları mektupları okurlarıyla paylaşıyorlar.
Yazarların, birbirlerinden bağımsız yazdıkları deneysel anlatı türündeki mektuplarını otobiyografik izlekle de okumanız mümkün. Zira her bir mektup yazarının hayatından, yaşam serüveninin çarpıcı izler taşıyor. Aynı zamanda sıkı bir edebiyat metni de olan Üçlemeler hakkında yazarlarıyla sohbet ettik. 
 
Sevgili Sema, Biz seninle çocukluk arkadaşıyız. Bu yalnızca bir metafor değil. Üçlemeler’de de çocukluğumuz üzerine değinmiştik. Ama soracağım soru bu konuyla ilgisiz. Üçlemeler; üç kişinin birbirlerine değil, birbirlerinden bağımsız birbirlerine yazdığı deneysel anlatı-mektuplardan oluşuyor. Ama sen Ankara’da  Kemal Dinç Almanya’da Muzaffer Oruç Avustralya’da yaşıyor. Dil kültür saat farkları olan ülkelerden birbirinize yazıyorsunuz. Bu nasıl bir duygu? Nasıl da bir bilgilenmeyi de içeriyor? 
Sema Güler : Dış dünya çalkalanıp dururken hızla savaşa sürüklenirken iç ile dış dünyada beliren şeyleri estetik düzlemde ahenge sokma çabasıyla bir kitap serüvenine atılmak hepimiz için gerçekten zordur. Baba ve Oğul arasına katıldığım üçlü birliktelikten, elimde biriken metinlerdeki anlaşılmaz izlenimden bir hakikatin doğup doğmayacağını bilmiyordum. Kemal’in ruhani varlığına, Oruçoğlu’nun da deneyimlerine güvendim. Herhangi bir eşzamanlılık sistemiyle birbirine bağlanmayan,  koordinat coğrafya ve saat farklarından ötürü üç ayrı dinamizmi eşitlemeye çalıştım. Bunu eşitleyemediğimiz anlarda vazgeçmedim ama bir parça burukluk hissine kapıldım. Kitabın içinde zaman ile dış dünyadaki reel zaman farklıdır. Üçlemeler’in içindeki yağan yağmur ile reel dünyada yağan yağmur bir vursun istiyordum okuyanların yüzüne.  İlhak yoluyla onların zamanını ele geçirmeye çalıştığım anlar oldu, sonra çalışmayı bıraktığımız yorgun günler ve geceler. Bazen bırakmak gerekir. Gerekir ki, zamanın kendiliğinden verebileceği şey bize dönebilsin. Mektuplar boyunca; ‘gözyaşlarının gülücüklerden daha derin kökleri olduğu’ bilinci ve duygusu yazım sürecinde beni ele geçiyordu sürekli. Nedenini bilmiyorum.
Üç yazara da sorulan ilk soru şu: mektup imgesinin sizlerdeki karşılığı nedir? İkinci soru ise biraz matematiksel. Üçlemelerdeki her bir yazar diğer ikisinin mektuplarının kendine yansımasını değerlendirebilir mi?
 
Sema Güler: Mektup mucizedir. Yaşadığımız dış dünya ruhtan yoksun akıl çağıdır çünkü. Postacılar en mahrem sırlarımıza ortak olmuştur. Bu yüzden onları severiz, bekleyen, bekletilen, bekletenden ötürü. Kemal’in zihninde var olan hareketi ve oluşu, yazılarında beliren duyguların aynı anda hem sadık, hem gizli, hem de mükemmel olabilen donmuş ifadeler ve onların aykırılık uyandıran yankılarını hissediyorum. Havayla temas halindeki canlıların sert bir dış kabuk oluşturmaları gerekir ve bu kabuklar kalp olmadıkları için suçlanmazlar; ancak kimi zaman okur olarak baktığımızda biz nesne olmadıkları için imgelere ve duygu olmadıkları için sözlere kızarız. Bildiğim bir şeyi sık sık anımsatır: Sözler ve imgeler kabuklar gibidir, en az kapladıkları maddeler kadar doğanın bir parçasıdırlar. Ve onun metinleri benim sıkça yolumun düştüğü ruhun karanlık, bölmesine hitap eder. Varoluş çemberinde eşit paya sahip iyilik ve kötülük, acı ve haz gibi ilintisiz gibi görünen tamamen farklı fenomenleri bir uyum içine sokmakta beceri göstermiştir. Onun kahramanlarında ne doğru vardır ne de yanlış. Tüm ahlaki tasaların dışındadır. Zaman zaman, öylesine kökten ve altüst edici olan bir olgu karşısında özgürlüğe ve insani sorumluluğa çağırmakta; uç durumlarda ise, var olan anlamı yeniden keşfetmeye davet eder. Muhtemel bir parçalanmayı da göze almak iyidir, yazınsal alanda total olanı yenileme ve dönüştürmek isteğime denk düşmesi anlamında çekicidir.
‘Gözyaşlarının gülücüklerden derin kökleri’ olduğuna değinmiştik. Ama azıcık gülümsemeye hakkımız olduğunu biliyorum. Kökleri acı da olsa mektuplarında gülümsetir Oruçoğlu. Muzaffer’in ilahiliği ve gücü, felsefeyi  kibir çentiğinden indirmesi,  imandan eli yüzü kan ter içinde kalmış yeryüzü çocuklarına buyurmadan, serinleterek aktarmasından  ileri gelen bir güçtür. Bu yüzden benim için kıymettir.
 
 
Muzaffer Oruçoğlu: Mektup imgesinin bendeki karşılığı, istediğim anda konu dışına çıkmak, estetiğin ve etiğin labirentine girmeden kendimi en özgür bir şekilde ifade etmektir. Bilincin ve ruhun alaycıl, alengirli, şeytani ve madrabaz yanlarının çok daha berrak bir şekilde açığa çıkmasına, gülümsemesine yol açıyor mektup. Sema'nın yazıları, her şeyden önce, kendini dil kavşağını kurma çabası olarak yansıyor bana; edebiyatın modernizm kanonunda akan, incelikli yazılar olarak algılıyorum. Diğer okurları bilmem ama bende farklı çağrışımlar yaratıyor. Hayatın hoş ayrıntılarına çekiyor beni. Okuma anımı saran eş sesli, şiirsel duygular, serzenişler, olmayacak işler vb. renkleniyor, resme dönüşüyor hayal dünyamda. Aşık oldukları, özledikleri insanların yokluğunda yaşamayı seven, bazen durup, kendi gölgelerine mezar kazan kadınlar beliriyor içimde. Düşünüyorum. Tabi tüm bölümler için aynı zengin ve çekici duyguları, farklı biçimlerde yaşadığımı söyleyemem. Güçlü bölümlerin yanında yüzeysel bölümler de var; indirgendiğim, sıradanlaşıp, fakrü zarurete düştüğüm bölümler... Bana mı öyle geliyor bilmiyorum, humora, hatta kara humora teğet geçiyor. Yaşam macerasının karnavalesk cilvelerine, şen şakrak seslerine yeterince açmıyor kapılarını. Kemal'in üçlemelerde yer alan hikaye, mektup ve şiirlerinin bendeki yansımaları, kurguda, anlatımda, davranış ve ruh manzaralarında aykırılık, karnaval ve mitos sisidir. Bu yazılarda hiçbir şey bana tahmin olanağı vermiyor. Kendimi, iç gülümseyişle birlikte, son derece kaygan, değişken bir ilişkiler ağının içinde, bana ve kendine yabancılaşmış bir doğanın içinde buluyorum. Yazıyı Kemal değil, Kemal'in birbirinden bağımsız parçaları, yarı-sarsak parçaları yazdığı için, mazbut, yerleşik mantığı da bulamıyoruz. Anlam bütünlüğü olmadığı için anlam çıkaramıyoruz şiirlerden. Ama şiir olduklarını, bizim anladığımız dili bilmediklerini, kendi dilleriyle konuştuklarını hissettiriyorlar bize. Bu bana ilginç geliyor.
Kemal Dinç: Muzaffer kitap için mektup fikrini önerince bavulda sakladığım mektupları döküp, okumaya koyuldum. Aldığım son mektup tarihi 2002. Solup buruşmuş kağıtlar aşk, tebrik, veda doluydu. Ve odadaki tüm eşyalarla çelişen bir yanı varmış gibi onlardan farklı kokuyorlardı. Bir zamanlar’ın konuşan fotoğrafları gibiydiler.
Sema’yı okuduğunda sihirli gezegenlerin var olduklarına inanır gibi oluyorsun. Tümcelerini araladığında diplerden gelen rüzgar yüzüne vurur… Muzaffer’in düşünce-yazı-yaşayış arasındaki samimiyeti mektuplarında da seziliyor. Dupduru dille felsefi alanda gezinmek zihnin berraklığındandır diye düşünüyor insan.  Nihayetinde Sema ve Muzaffer’in mektuplarının yanında benimkileri terbiyesiz ve savruk buldum, malum iç dünya…
 
 
Kitaptaki İzler değinimleri, çocukluk kalıntısı acılar da aynı zamanda. (Yine kitabın üç yazarına da aynı soruyu sormak istiyorum.) İzler’de kişisel tarihinizi -farklı mekanlarda geçen kişisel tarihinizi- bir anlamda gerçek insan tarihini yazıyorsunuz. Bir iç uygarlık çocukluğunun, çocuklarının ruh hallerinden. Yazdıklarınızın gerçek tarihin dökümleri olduğunu düşünüyor musunuz? 
Sema Güler: Her birimiz anılardaki izleri onu kendi duygusal ve varoluşsal yansımalarımızla, zaman zaman karanlık ve kaskatı, zaman zaman da hayata ve umuda açık, kendimize has yalnızlık deneyimlerimizle yaşarız. Ama her halükârda beden acısı geçince bellekte bir iz bırakmaz; oysa ruh acısı, derin ise silinmez: Beklenmedik ve öngörülmez olayların izinden yeniden doğabilir. Bunlar iç uygarlık çocukluğundan gerçek tarihin koridorlarına doğru uzanan duvarda el izleri gibi düşünülebilir, ama diğer yandan ‘içi neyse dışı odur, dışı neyse içi odur’ şeklindeki felsefi ilkeden de kuşkuya düşüyorum. Hakiki dünya neresidir? Ve ben neredeyim, bilmiyorum.
Kemal Dinç: Gerçeklik ile gerçekliğin anlatımı bir olmayabiliyor. Yazarak bir nevi hatırlamadıklarının izini sürüyor insan. Geçmişin harcına katılan yalan, gaipten olaylarla yazı hem gerçek tarihi, hem de yazarın gerçeklik hissi yarattığı gerçekdışıyı aynı zaman ve mekana oturtabiliyor. 
 
Artık dünyanın uzay boşluğundan çıkardığı sesi yani müziği duyabilme, kaydedilebilme yeteneğine sahip bir teknoloji var. Sen Avrupa’nın üç ayrı kentte yaşıyorsun. Bir anlamda teknolojinin de enformasyonun da kalbinde. Dünyada müziğin seyri nereye gidiyor? Ve dünyanın uzay boşluğundan çıkardığı tuhaf ses insanın yaradılış sırasında duyduğu ilahi müzik olabilir mi? Ve insan bu sesi duyduğunda, dünyadaki acının toplamı olan müziği duyduğu için mi ağlar dünyaya ilk geldiğinde? Ve tam da bu noktada şunu sormak isterim:  Müzik notaları mı Edebiyat sözcükleri mi büyüktür? (Kemal Dinç’e)
Kemal Dinç: Usta müzisyenler tıpkı sıkı yazarlar gibi nesnelerini kalıcı ve sürekliliği olmayan mana’yı  gerçeküstücü dünyalarına çekerler; büyücüdürler. Kazanlarında kaynayan gerçekliklerdir. Buharlaşan nesnel gerçeklik uzay boşluklarından ses ve renkli metaforları halinde yağarak geri döner. Avrupa’nın çoğunluğu yağan bu yağmurdan nasiplenmez artık, şiir burada ölmüştür! Yoksa yeraltı müziği olmazdı. Nüfusun çoğu yaşlı, bundandır belki. 
Gördüğüm, Avrupa’nın üç kentinde de tekno-sanayi terbiyesi aynı. Bu terbiye’nin kapitalizm kabalığı karşısındaki medeni ilkeleri anarşist sanatı da yeraltında tutuyor. Filarmoni programları asi ve mezarsız Mozart’dan ziyade, Mozart müziğinin ruhta yarattığı şifa üzerinedir. Ortodoks ahlak hakimdir. Yeni ve cesur olan besteciler bu ahlakı iplemedikleri gibi yerel ve etno formları tren raylarına yatırarak parçalarlar. Parçalanma anındaki efektlerden oluşan tınılar, ruhun depreşen seslerine benzer. Ya da dilsiz salınan galaksilerin uğultusu…
 
 
 
Sevgili Muzaffer Oruçoğlu, Üçlemeler kitabıda yer alan mektuplarınızda gizil bir bilgelik hali var. Söz konusu bilgelik öğretilere, felsefeye, teorilere, klasik edebiyata hakim olmanızdan kaynaklanıyor. Ve fakat, bütün bu bilgelik durumunu toplamında da olsa insan olmanın hallerini  yansıtmış ve yazmışsınız mektuplarda. Birinci soru şu: Yeryüzünün umutları olan çocuklar neden yeryüzüne dağılmış ve mektuplarla birbirlerini avutur hale geldiler? İkinci soruysa yine devrimcilik duygularına ilişkin. Devrim bizim coğrafyada gerçekleşmemesine rağmen, devrimin çocukları dünyayı daha güvenilir yapıyordu. Siz de dünyayı güzelleştiren A’bilerimizdensiniz. Geldiğiniz noktadan bakınca -geçmiş ve şimdiler için- devrim size nasıl gözüküyor?  
Muzaffer Oruçoğlu: Ülkelerin sınırları, son otuz yıl içinde, cezaevi çitleri olmaktan çıktı ve dünya giderek ülkeleşmeye başladı. Tek bir kültür içinde biçimlenen insan, değişik kültürlerle doğrudan tanışma ve zoraki asimilasyona rağmen kısmen de olsa kendi kültürünü bu yeni kültürlerle harmanlama durumunda kaldı. Ben de kırk gün içinde üç sınırı (cezaevi, kışla ve ülke) aşmak zorunda kalarak, böylesi bir durumun içinde buldum kendimi. Cezaevindeki sanatsal ve siyasal üretim işini bu yeni şartlarda da ısrarla sürdürdüm. Dünya zemini bana, kendi iç dünyama doğru, - dünya zenginliklerinin de içinden geçerek- seyahat etme kolaylığını sağladı. Yeni şartlar, devrim anlayışımda temel bir değişime yol açmadı. Özgürlük anlayışım, topluma ait gücün, devlet otoritesi şeklinde merkezileşmesi anlayışına karşı güçlendi ve devrimin, doğrudan demokrasi için, çok daha geniş bir özgürlük için, türü ne olursa olsun, profesyonel, klasik bir devlete karşı yükselmesi gerektiği noktasına vardı. Örgüt içinde olsun veya olmasın, devrimci olsun veya olmasın, her bireyin yaptığı işlerin, devrime hizmet edip etmediği, devrimci olup olmadığı hususu önem kazandı. Devrimin, sadece tarihsel bir momente, bir döneme özgü bir şey olmadığı, tüm ayrıntılarıyla yaşamı kapsadığı, yaşam olduğu hususu önem kazandı.
 
Kemal Dinç’e soru: İlk kitabınız. Serüvene Sema Güler ve Muzaffer Oruçoğlu ile başlamayı tercih ettiniz. Neden?
Kemal Dinç: Muzaffer’le mektuplaşmalarımız uzun yıllara dayanır, yazıp çizdiklerimi paylaşır, görüşlerini alırım çoğu zaman. Kitap için beni sürekli cesaretlendiren kişidir. Bu fikri Sema’yla da paylaşıyorduk. Sonra üçlü fikri oluştu. 
 
 
Saf bilginin peşinde
 
Muzaffer Oruçoğlu’na soru: Kitabın baba babasını siz temsil ediyorsunuz. Sema Güler’i ve Kemal Dinç yazınını ve şimdilerin edebiyatını ve hatta yeraltı edebiyatı diye nitelendirilen modern edebiyat hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Muzaffer Oruçoğlu: Sema'nın diğer kitaplarını okumadığım için genel bir değerlendirme yapamıyorum. Üçlemeler çerçevesinde edindiğim kanı, bilinç altında, şeylerin ötesinde gezinen, iyi, narin bir edebiyatçı olduğu yönündedir. Ama Kemal'i tüm yönleriyle biliyorum. Siklemesine yazıyor, çiziyor ve terennüm ediyor. Biçim kırıcıdır. Sanatından bana yansıyan budur. Elinde saza benzer bir gürz var. Önüne çıkan her biçimi kırıyor ve insanları kırdığı biçimin parçalarıyla baş başa bırakıp gidiyor. Zulüm mağduru yetim çocukların yaptığı bir iş. "Gözyaşından akıl al, "diye bir Zaza atasözü var, Kemal almıyor, aklı da kırıyor, onun yerine çocuk safiyetiyle vaftiz edilmiş saf duyguyu koyuyor. Bilmiyorum. Benim sarsak yanım, Kemal'i böyle biliyor. Kafkaesk diyebileceğim bir ekol. Boşluğa resim çizen bir karşı-mantık, bir karşı-dil. İlk okuduğumda anlamıyorum. "Bu herif bunu niye yazdı," diye mırıldanıyorum. Lakin bir var ki merak ve ışıltı uyandırıyor. Okumadan edemiyorum. Birkaç kez okuyunca fark ediyorum cevheri. Benim gibi çalakalem değil, damıtarak yazıyor. Yıllar önce, karşıdan gelen bir adamı, çift gördüğünü söylemişti bana. Korkmuştum. Kemal'in yazılarındaki kıpırtıları çift görüyorum artık. Bilmiyorum. Hayatın, Kemal'in hayrına veya şerrine dair yapabileceği bir şey var mı, gerçekten bilmiyorum. Günümüzün yazarlarına gelince, dikkatimi dil ve biçim cevvaliyeti çekiyor. Yeryüzünü yaratan ve kahreden lanetlenmiş kalabalıkların içine girme, orada ışıldayan cevheri dövüp biçimlendirme, sanata dönüştürme yeteneğini yeterince göstermiyorlar.
Şiirlerinde bildiğimce (Sema Güler’e) bir seslenişle ve bir gizil, görünür olmayan özneye yazıyorsun. Şiirinin etkileşimlerine bir tanım getirmeden şunu sormak istiyorum. Mektup farklı bir deneyim olmasına rağmen mektuplarında da bir sesleniş var. Ama mektuplarında zaman zaman şiire kuyumculuk yapmadan atamayacağın, ham felsefe cümleleri var. Birinci soru: Söz konusu ham felsefeyi mi şiire dönüştürüyorsun kendi şiirinde. Yani saf bilginin peşinde misin? İkinci soru ise kolay fakat Sema Güler yanıtıyla, görüşüyle farklılaşabileceğine inandığım bir soru: Şiir ve mektup?
 
Sema Güler: Şiir ve Mektup : Ruh ve maddenin çarpışmasına benzetiyorum ben. Elle tutulur bir şey mektup, maddesel bir hacmi de var. Bu çarpışmanın ötesinde insan zihninde hiçbir yazınsal dalın giremeyeceği kısımlar olduğunu düşünüyorum.  Saf bilgi orada bir yerde saklanıyor muhtemelen. Onu arıyor olabilirim, emin değilim. Felsefi ifadeyle elde edilemez olduğunu ispatladığı hallerde kuşku şiir aracılığı ile aydınlatılabilir bu kısmı. Kimi zaman tersi de olabilir. İ. Berk’in  “Şiirin bir ağacın, herhangi bir yaratığın var olması gibi organik bir yapısı, işleyişi, doğması büyümesi vardır” sözü hatırıma geldi. Bu organik yapıyı dışardan izleyen ve besleyen bir şey gibidir mektup, bahsettiğimiz saf bilginin saklandığı ve özsuyunun döküldüğü yerleri gösterir geceleyin. Güzel de olur.
Levent KARATAŞ