Göz Önündeki Hayatlar

…Dersim, bizim için önemli bir yer. Partinin temellerinin atıldığı yer olduğu söylenebilir. İlk karar toplantıları orada yapılıyor. İlk ciddi çatışmalar, örgütlenmeler orada yapılıyor. Türkiye’de hiçbir il, İbrahim’in partisine, ardıllarına Dersim bölgesi kadar sıcak yaklaşmamıştır. Bu kökenden birçok kadro genel sekreterlik dâhil çok önemli görevler üstlendi. Nüfusuna oranla çok fazla sayıda Dersimli kadro partide görev aldı. Bazı görüşlere göre Dersimliler partiye damga vurdu ve bazı görüşlerinin şekillenmesinde etkin oldu. Sen de daha önce PKK’ye karşıdevrimci denilmesinde Dersimlilerdeki Şafi düşmanlığının etkisi olduğunu söyledin. Dersim, senin edebiyatında da önemli bir yer tutuyor. Nasıl bakıyorsun? Dersim, bizim siyasi içtihadımız içinde nasıl işlemiştir? Yerel duyarlılıkları görüşlerimize nasıl yansımıştır?


Evet, dönüp dolaşıp yine geldik Dersim’e. Gökyüzüne yükselişte birbirleriyle yarış halinde olan güzel dağlar diyarı, diyebiliriz oraya. Ermeni, Zaza, Kürt ve asimile olmuş Türkmen ekalliyetlerinin yuvası. Tecrit edilmiş, yalnızlaştırılmış bir diyar. Yeşillenme, çoğalma arzusu aynı zamanda. Çölde orman rüyası gören tek bir ağaç gibi, köklerine sıkı sıkıya tutunmuş. İnancında paganist ışıltılar var; geyikler, yılanlar, beyaz kurtlar, kartallar var; renkli çaputlarla bezenmiş ulu zirve ağaçları, kutsal sular ve yüce dorukları var; Hızır ya da Surp Sarkis kılığında gezinen ak sakallı insanlar var. Dilinde ve kültüründe ise Hitit, Urartu, Deylem, Med ve Türkmen renkleri… Dersimlilerin bizim harekette fazla olmaları birkaç şeye yol açtı. Ölmüş önderlerine bağlılıkları derindir. Yaşayan önderleri karşısında ise oldukça eleştirel bir duruşları vardır. Dersim’in kendi içinde bitmez tükenmez aşiret ezbet kavgaları, bir kültür olarak kadrolarda da kendini gösteriyor. Parti içi bölünmelerde bu geleneğin payı var. Tek başına buna yükleyemeyiz ama payı var. Mensubu olduğum partiye Dersim kadrolarının yoğun katılımının nedenlerine gelince, öyle sanıyorum ki, İbo’nun Kemalizm tezlerinin bunda önemli bir payı var. İbo ve izleyicileri, Dersim kırımına ilişkin Kemal’in rolüne özellikle işaret eder. Devlet ve Kemal düşmanlığı, ’38 kırımının bunlar tarafından gerçekleştirilmiş olması ve İbo’nun tezlerinde bu çıplak gerçeğin can bulması, kırım suskunluğuna gömülen ve bu suskunluğu parçalamak isteyen Dersim gençliğini etkiledi. Gençlik kendisini bu tezlerde buldu adeta. Buna rağmen, aynı şeyi Dersim halkı için söyleyemeyiz. Halkta, Cumhuriyet ve Kemal sevgisi vardı bizim dönemimizde. Bunu, tarihte yaşananlarla açıklayabiliriz, tarihten kopmak mümkün değil. Osmanlı Devleti’nin arkaladığı Şafi güçlerin Dersim üzerine yaptıkları seferlerle açıklayabiliriz. Dersimlilerde, hem kendilerine hem de asrılardır iç içe yaşadıkları Ermenilere yönelik, doğudan gelen Şafi saldırılarına karşı düşmanlık, Osmanlı Devleti’ne düşmanlıktan daha derindir. Kemal’in Osmanlı düşmanlığı Dersimlilerin çok hoşuna gitti. Mezheplerini, ayinlerini, yasaklamasına rağmen Kemal’e sempati duydular. Cumhuriyetin ilk yıllarında Kemal’in Osmanlı ile hesaplaşmasını Dersimliler destekledi. “Bizi kırabilir, haksızlık edebilirler; ama bunlar, bizim ezeli düşmanımızla; bize bitmez tükenmez seferler düzenleyen, onulmaz acılar yaşatan, inancımızı boğmak isteyen Şafiler ve onların hamisi Osmanlı’yla hesaplaşıyorlar; bu hesaplaşma bizim lehimizedir” diye düşünüyordu. Dersim halkında bu düşüncenin etkisi hâlâ var. Yaşlılarda ve orta yaşlılarda bu sürüyor. Hatta gençlikte de biraz kırılmasına rağmen sürüyor. Yıllar önce, Fırat’ın ötesinde, Botanya’da ortaya çıkan Kürt hareketlerine karşı tavırlarını yakından gözlemledim. Biraz hasmaneydi. Bunda dediğim gibi tarihin rolü var. Hal böyle olunca bunu anlamak lazım... Tarihte ortaya çıkan Alevi kırımlarının boyutlarını anlamak lazım… Bunları anlamadan halkın tavrını mahkûm etmenin bir anlamı yok. Hamidiye Alayları’nın kurulduğu dönemi düşünün. Eşek anırtmaz, çerçi çağırtmaz bir dönem. Bu alaylar, Ermenileri bastırmak için kurulmuştu ama Dersim’e karşı da kullanıldı. İslam’da mezhep kavgaları İslam tarihini kana boyayan kavgalardı. İran İle Osmanlı arasındaki çekişmelerde, bölgeyi kana bulayan bitmez tükenmez rekabetlerde bu mezhep ayrılıklarının da payı vardır. Dersimliler gülbenglerinin önemli bir bölümünü Türkçe okurlar ve Türk Kızılbaşlarla Dersimlilerin çok yakın ilişkileri olmuştur; çünkü Alevi kırımlarından kaçanların bir bölümü dağlık bölgelere, özellikle de Dersim’e gelip yerleşmiştir. Dersim’de Zazalaşmış Türk aşiretleri vardır. Sarı Saltıklar bunlardan biridir. Benim dönemimde Dersimli olmanın doğal devrimcilik olduğu gibi bir yaklaşıma tanık olmadım; çünkü zaten kadroların önemli bir bölümü Dersimliydi ama onlar arasında mücadeleler vardı. Zaten bitip tükenmez bir feodal parçalanmışlıklar, husumetler, dalaşlar tarihinden geliyorlardı. Partiyi meşgul ediyorlardı ve bölünme eğilimi çok güçlüydü. Bunun sosyal nedenlerini ben o zaman da düşündüm. İşin içinden çıkamadım. Çıkamamam iyi oldu, hiç değilse düşünsel olarak zorlandım, düşünce mecram genişledi. Kürdistan’ın sömürge olduğunu kabul etmiyorlardı. Kürt hareketine karşı fazla sıcak bakmıyorlardı. Bunun hep tarihte, dilde, kültürde, inançta kökleri var mı diye düşünürdüm. Okumuş, kavramış, kelli ferli Dersimliler vardı, onları ayırmak lazım ama büyük fedakârlıklar yaptılar. Ellerini taşın altına en çok da onlar koydu. Bölge olarak çok büyük fedakârlıklar yaptılar. İnanılmaz kayıplar verdiler. Her köyden ölü çıktı. Güvercinlerin hüznü, gri tonlardan, kırmızı tonlara doğru evrildi. Kayıpları, acıları terennüm etmek zor... Bunda, Ermeni bileşiminin de etkisi vardır. Eski bir Ermeni bölgesidir. Şimdiki Dersimliler, sonradan geldi ama her Dersimli biraz Ermeni’dir. Acılar sadece 38’e özgü değildir. Öyle algılayamayız. Ondan önce de büyük acılar yaşanmış. Osmanlı seferleri, ona karşı direnişler; çünkü ayak altında bir bölge. Kartalların irtifa ve menzil anlayışları farklıdır Dersim’de. İran üzerinden Batı Anadolu’ya gelirken zirvelerde hükümferman bir hayatla karşılaşırsanız, orası Dersim’dir. Çok az tanıyordum. 12 Mart darbesinden sonra kaçıp Dersim’e sığındığımda çok hikâye dinledim. 38’de sığındıkları mağaralarda kaldım. Dersim’e gitmeden önce, 38’i bir isyan olarak biliyordum. Böyle bilmek hoşuma da gidiyordu. Köylerde yüzlerce yaşlıyı dinleyince afalladım. Bu işin, Mustafa Kemal’in ve CHP’nin, “Dersim’i Islah Etme”, “Cumhuriyet’i Dersim’e Sokma” planı olduğunu anladım. Değişime açık, yarı deli, yarı bilge bir halkı var. Anadolu’da hiçbir halk, tiyatrosu yasaklanınca ayaklanmaz, onlar ayaklandı. Şehir meydanını işgal ettiler, ölü verdiler yasaklanan bir tiyatro için. Anadolu’da hiçbir halk, delisinin heykelini şehrinin bağrına dikmez, onlar dikti. Köyleri yakıldığında seslerini acayip yükselttiler, salonları, sokakları hareketlendirdiler. Yakılan, insansızlaştırılan köylerde garip şeyler oldu; sahipsiz kalan kediler ölmediler, yabanileştiler, köpekler ise civar köylere sığındılar. Yakılan meşelikler, eskisinden daha gür bir şekilde yeşerdi, arz-ı endam eyledi. Türk egemenlerini tarihleriyle yüzleştirmenin, onları vicdan muhasebesine zorlamanın yolu, ülkenin, bugünkü Dersim’i de aşarak, ileri derecede Dersimleşmesine bağlıdır.

MUZAFFER ORUÇOĞLU ANLATIYOR (ZAVOT’TAN VARTİNİK’E) SÖYLEŞİ: İBRAHİM EKİNCİ – AYRINTI YAY. – 154-157. SAYFALAR ARASI – 2016
Muzaffer Oruçoğlu, benim ismini öncesinde gerek büyüklerimden, gerek okuduklarımdan çokça duyduğum ve karşılaştığım ama tam anlamıyla edebiyat, resim ve politik yönüyle keşfedemediğim bir kişiydi. Sanırım herkesin de son zamanlarda Muzo’yu yeni yeni keşfettiğini söyleyebiliriz. Özellikle de genç kuşağın. 
Muzaffer Oruçoğlu, 68 kuşağının oldukça birikimli, donanımlı; tarih, felsefe, sanat, kültür, edebiyat, din ve mitoloji konularında kendini geliştirip bunu sanatına ve edebiyata yansıtmış olduğunu rahatlıkla ortaya koyduğu eserlerle görebileceğimiz önemli bir isim.

İbrahim Ekinci ile yapılan söyleşide merak edilen birçok konuya açıklık getirilmiş ve benim de merakımı gideren birçok noktayı bulmuş oldum bu kitapla. Özellikle de yukarıda paylaşımını yaptığım bölümle ilgili. Bu konuda oldukça aydınlandığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Sizlerin de mutlaka bu kitabı edinip okumanızı öneririm. Oldukça doyurucu bir çalışma olmuş. Yapanların ellerine, yüreklerine sağlık.
Özcan Yıldız