KÜRT HALKININ YENİDEN DİRİLİŞİNİN MİTOLOJİK BİR ANLATIMI OLARAK NEWROZ Feyzi Çelik

SANCI Kültür Sanat Edebiyat Sayı 6

KÜRT HALKININ YENİDEN DİRİLİŞİNİN MİTOLOJİK BİR ANLATIMI OLARAK NEWROZ Feyzi Çelik

Edebiyatın toplumsal ilişki ve değişimlerin aynası olduğu sıkça dile getirilen bir söylemdir. Muzaffer Oruçoğlu'nun Newroz adlı romanı, bu söylemi doğrulayan örneklerin başında gelir. Newroz'un çıkış noktası Kürt sorunu ve Kürt sorunu üzerinden yeni bir ideoloji ve örgütlemeyi esas alan PKK'nin silahlanarak devlete karşı ayaklanmaya başlamasıdır. Romanın adının yeni gün veya başlangıç anlamına gelen Newroz oluşu, yazarın bu isyanı nitelik olarak da önceki Kürt İsyanlarından ayırmış olmasıdır.
Newroz'un geçtiği yer Türkiye Kürdistan'ıdır. Arka planda da olsa, Kürdistan'ın diğer parçalarına ve Türkiye Kürdistan'ı dışındaki Türkiye şehirlerine yer verilmemiştir. Kuruluşu 19701i yılların ilk dönemine kadar giden PKK'nin tarihi olarak da 1984'ü esas almıştır. Roman, 1990-1992 tarihinde yazılmış olup, 1984-1987 arasındaki yaklaşık iki buçuk yılı konu edinmektedir. Romanın bitişi 1987 Newroz'un arifesidir.
Kategorik olarak nitelenecek olursa, Newroz'un "siyasi roman" olduğunu söylemek doğru olacaktır. Yazarın, bir sosyal bilimci titizliğiyle romanında, Kürdistan'ın toplumsal ve ekonomik yapısı hakkında derin incelemelere imza attığını görüyoruz. Bu bakımdan Newroz'a salt roman gözüyle bakmamak gerekiyor. Yazar, mitolojik bilgisini, sosyoloji ve felsefe birikimi ile birleştirerek, siyasal/tarihi bir roman yazarak, roman sanatını ileri bir düzeye götürmüştür. Filozofça Epistemoloji k Kopuş adlı kitabında felsefeci Mehmet Akkaya, Oruçoğlu'nun roman, şiir, resim ve felsefi çalışmaları üzerinde kapsamlı bir inceleme yapmıştır. Akkaya incelemesinde, Oruçoğlu'nun Newroz'unda "Bir halkın dirilişini veya yeniden doğuşunun işlendiği" tespitini yapmıştır. Romanın temel kahramanlarından Zine'yi masal kahramanı, Newroz'u da masalsı bir roman olarak nitelese de, Newroz'un bir antropoloji, coğrafya, psikoloji, iktisat, sosyoloji hatta siyaset bilimi kitabı olarak okunabileceğini söylemiştir.
Newroz'un kendisi de bir efsanedir. Newroz, her ne kadar Ortadoğu ve Asya halklarının bayramı olarak kutlansa da Kürt halkı için anlamı farklıdır. Kürtler, sömürü ve zulmü yaşamaya devam ediyorlar. Bu nedenle Kürtlerin, Newroz efsanesine yaklaşımları politiktir. Yazarın kitabına Newroz adını vermesi bu nedenledir. Nasıl ki, mitolojik Newroz'da Demirci Kawa, zalim Dehak'a karşı direniş ve dirilişi ateşlemişse, Kürt gerillaları da Kawalaşarak, Dehaklara karşı direniş ve dirilişi ateşlemişlerdir.
Mitoloji, efsane ve masallar günümüze gelene kadar soyut bir anlam ifade etseler de, bunların halkların dününü yarına aktarmasında mutlak rolü vardır. Bir toplumun, diğer toplumlardan farklılığını ifade eden mitoloji, efsane ve masalları olsa da öyle mitoloji, efsane ve masallar var ki, bunlar birçok toplumun ortak değerlerini ifade ederler. Bunların başında Nuh Efsanesi gelir. Dört "kutsal" kitapta da geçen Nuh Efsanesi'nin yaşandığı mekân ister Ağrı ister Cudi Dağı olsun Kürdistan'dır. Kürdistan ulusal mücadelesinde Ağrı Dağı, Ağrı Ayaklanması ile Cudi Dağı ise 1984'te başlayan PKK öncülüğünde gelişen yeni ayaklanmayı temsil etmektedir. Sistemin "Ağrı Dağı'na gömdüğünü" zannettiği Kürdistan hayali, Cudi'nin eteklerinde yeniden Kürdistan gerçeğine dönüşmüştür. Gömerek unutturduğu, Kürdistan hayali, beklenmedik bir anda ve yerde kendisini göstererek sömürgeci devleti şaşkına çevirmiştir. Roman bu şaşkınlığın örnekleriyle doludur.
Bazı romancılar, efsane ve masallardan yararlanırken, bunu masal ve efsaneleri gün yüzüne çıkarmak ve anlatımlarını güçlendirmek için yaparlar. Newroz'da, efsane ve masalların anlatımı bununla sınırlı değildir. Efsane ve masallar yaşayan bir varlık gibi gösterilir. Devrimci mücadele ile diyalektik ilişkisi ortaya konulmaktadır. Çünkü mitoloji, efsaneler ve masallar, geçmişten gelen anlatılar olup, toplumun sürekliliği için çok önemli bilgi kaynaklarıdır. Toplumun biçimlenmesini ve birlik halinde yaşamasının ideolojik dayanağını teşkil ederler. Oruçoğlu, mitolojinin bu enerjisinin farkındadır. Anlatımına yoğun imgeleme yükleyerek mitolojiye katkı sunmuştur.Her biri mitoloji, efsane ve masallara konu olmuş kuşlar,kurtlar, şahmaran ve tirmar yılları, romanın başından sonuna kadar yer alırlar. Karakter ve kahramanlara eşlik ederler.
Bunlar hep birlikte yeniden doğuşa/dirilişe yani Newroz'a eşlik ederler. "Topraktaki Newroz ısısı, binlerce böceğin kurtçuğun kıvıl kıvıl mahşeri hareketine yol açmıştı. Nusaybin'in kuzeyinde ovaya konan kuş sürüsü Midyat Dağı'nı geçerek Nemrut ve Süphan zirvelerine yönelmek için şafağı bekliyordu" cümlelerinde ifadesini bulan başka bir şey değildir. Kuş sürüsü ve karınca katarına benzetilen özgürlük savaşçılarından on beş kişilik grup Çeto'nun komutasında sınırı güvenlik içinde geçerek, dağlardaki yerlerini alırlar. Kel Kazo, Memo Mezin, Havar, Hoca, Zozan, Destan, Yeter, Ağır Mahmut...
Romanın birçok yerinde gerilla-karınca benzetmesi yapılır. Karınca aynı zamanda emekçidir, işçi sınıfını da sembolize eder. "Ağacın gövdesine baktı yakından karıncaların gece çalışıp çalışmadıklarını merak etti. Bimzort Vadisinde bir Süryani kendisine karınca soyundansınız gece gündüz dur durak bildiğiniz yok dediğini hatırladı." Hoca'nın, "üykuyu gündüze kaldıracağız kalkan gibi kullanacağız" cümlesinde, gerilla savaşının gerekleri ortaya konuluyor. İlhamını da yine doğanın bir parçası olan, gece de çalışan karıncadan alıyor.
Sınırı geçerlerken, sessizliği parçalayan dere kumrusunun ötüşü sınırı güvenlik içinde geçmenin mesajı olarak anlatılıyor. Bu kuşun adı hakkurandır. Ağır Mahmut onu sesinden tanımıştır. Sesinde büluğ ve şebabiyet [gençlikj kertesine erdiğini gösteren bir renk olan bu kuş, uğurlu bir kuştur. Yazar, romanın başına "hakkuran kuşunu" koyarak ileriki aşamalarda bolca yararlanacağı mitoloji, efsane ve masallardan yararlanacağının işaretini veriyor. Romanın başka bir yerinde Kürt destanı Meme Alan'ın atı Boze Rewan da geçer. Ağır Mahmut, bir gerilladan beklenen çeviklikte olmasa da; gücü, fedakârlığı, sabrı, dürüstlüğü ile tanınan biridir. Bitkisi, hayvanıyla, dağ ve ovasıyla bir doğa aşığı, gerilla grubunun besin kaynağıdır. Belki de ağır olması bu nedenledir. Romanın bir yerinde onun için "Boze Revan Şimşek gibi akar. Melemeran [Ağır Mahmut] tosbağadan daha yavaş ilerliyor" denilmesi olumsuzluk ifadesi olsa da Ağır Mahmut karakteri üzerinden bir mitolojiyi aktarması olumsuzluğu olumluluğa çeviren bir durumdur. Boze Rewan [Rahvan yürüyüşlü Kır’at] Meme Alan Destanı'nda, Meme Alan'ın denizde yakaladığı ve olağanüstü hızlı at, Yunan Mitolojisi'ndeki Pegasus'u hatırlatır.
"Dağların koynunda, ovaların sinesinde uyuyan milyonlarca insanın Mahmut'tan haberi yoktu. Taaa Ararat'ın eteğindeki sağır bir taş bile duymuştu bu sesleri. Bu topraklarda iki dev uyuyor koyun koyuna dedi Çeto. Birisi ateşin ve demirin gerçek sahibi gücünü üzerinde yaşadığı topraktan alan gerçek devdir; bizi delirten dağlara savuran bu devin kendi ayak bileklerindeki prangalardan, kollarındaki zincirden, ruhundaki esaret perdesinden haberi yoktur. İkinci dev, egemenliği elinde tutan bin yıllık devdir. Gücünü gerçek devin karanlığından ve korkusundan alıyor. Bizler ise cüceleriz, görevimiz gerçek devi uyandırmak. Çetin bir görev dedi Hoca, bunu nasıl yapacağız? Bin yıllık kurt başlı devin bağrında yangınlar çıkarıp uyuyan devin sinesine sığınacağız. Yangınlar uyuyan devin ruhunu ısıtıp göz kapaklarını aralayacak. Uyuyan dev, bin yıllık dev karşısında hayatın hesaba kattığı yaratıcı bir güç olduğunu fark edecek. Ve işte o zaman başlayacak bu diyarın gerçek tarihi."
Bu pasajda, benzetmeler çok güçlü ve yerinde kullanılmıştır. Adeta sanatın zirvesine ulaşılır.
Bu anlatımda yazar, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalından faydalanmıştır. Zine, silik bir koca karşısında, evin reisi, doğurduğu dokuz çocuktan sadece birini yaşatabilen bir anne. Yaşayabilen dokuzuncudur. Adı Rodi. Dağa çıkışından ve adının Çeto olduğundan haberi yok. Tüm umudu ve geleceği ona bağlı. Ancak Çeto, kaderini Kürdistan'a bağlamış durumda.
Rodi, Muş Hecreş'te, annesi Zine ve eşi Lori ile birlikte yaşarken, onlara haber vermeden PKK ye katılır. PKK'de grup komutanlığına kadar yükselir. Doğurduğu sekiz çocuğunu kaybeden Zine, oğlu Rodi'yi bulmak için yola çıkar. Fırat'tan Dicle'ye, Cudi'den Ağrı'ya kadar her yeri gezer. Dağda yükselen şahinden, mağarasındaki ayıdan oğlunun bulunmasını ister. Rodi diye birini tanımazlar. Çünkü Rodi artık Çeto olmuştur.
Zine, "Lori! Rodi'nin acısı, yedi kat yeraltına indirir beni. Diyar diyar gezer bulurum onu. Karınca yavrusunun yüreğine gizlense de bulurum onu. Eyüp'ün sabrı Eyüp'te kalsın benim oturmaya takatim kalmadı. Berzo! Dağlar iki yıl beni çağırdı gitmedim. Kurt bağırsağından kiriş yapıp kendisini asan gelin rüyama girdi. Ayet nazil oldu." diyerek yola çıkar. Uyuyan dev Zine, devi uyandırmak isteyen ateş yürekli cücelerden biri Çeto'dur. Zine'nin Çeto'dan haberi yoktur. 0 yitip giden sekiz evladın ardından gelip, Zine'nin ocağını tüttürecek oğul Rodi'dir. Rodi, nerede olursa olsun, onu bulup getirmeyi kafasına sokmuştur. Bir masal kahramanı gibi yola çıkar. Rodi'yi bulma yolunda, gerilla haline gelir. Gerillanın "Awaz anası" olur.
Artık, Zine dağdakilerin anası, dağdakiler onun oğullan ve kızlarıdır. Zine, gelini Lori'yi, "Kürdün kaderini köpek yerse kudurur.
Zine ye göz kulak ol." diyerek kardeşi Berzo'ya emanet eder. Berzo, bu emanete ihanet ederek, Lori'ye Rodi'nin öldüğünü söyleyerek onu kendisine üçüncü eş yapmaya kalkışır. Devrim için yola çıkanların geride bıraktıklarının kaderi de bu romanda masaya yatırılmıştır. Büyük devrim için fedakârlık büyüktür. Kürt'ün kaderi, teslimiyette değil, direnişte düğümlenmiştir.
Silik, kimsenin umurunda olmayan Çolo, gerillanın gözü kulağı, Lori ve Zine gerilla olmuştur. Newroz kıvılcımı denilen tam da budur. ihanet edenlerle, direnenleri açığa çıkartır. İsmail Beşikçi'nin "ilk kurşun" olarak adlandırdığı,15 Ağustos 1984 Eruh ve Şemzinan baskınının hazırlanışı, bu baskınların yapılışında PKK'nin efsane komutanlarından Mahsum Korkmaz'ın [Komutan Agid] rolü, gerçek bir hayat hikâyesi şeklinde anlatılıyor. Silahlı güçlerin genel komutanı olan Agid'in baskın öncesinde Çeto'nun, "Botan ülkenin kapısıdır. Muhteşem kalenin çift kanatlı gösterişli ama çürük kapısıdır. Gerçekten de burada gürlemenin zamanıdır." Çeto'nun bu benzetmesi Komutan Agid'in hoşuna gider. Çeto, Agid'e: "Kapının neresine vurmak istiyorsun?" der. Yazar, Agid'I, işittiği her sesi gören aksakallıya benzeterek, "en zayıf yerlerine, Eruh'a, Şemzinan'a" diye cevap verir.
Gerilla grupları, eğitime ve tartışmaya çok önem verirler. Çeto'nun grubunda demokratik bir anlayış hâkim olup, grupta siyaset/silah ilişkisi konusunda herkes görüşlerini açıkça ortaya koyar. Burada özellikle, grubun teorisyeni Hoca'nın görüşleri kayda değerdir. Hoca, bir anlamda yazarın kendisidir. İleriyi gören ve seminerler veren biridir. Bir seminerde, konu politika ile savaş, Parti ile Ordu arasındaki ilişkilerdi. Kımıl, "savaşı politikanın öfkelenmiş hali" olarak tanımladı. Mahmut, "öfke gelir, göz kızarır, öfke gider, yüz kızarır." diyerek bu tanımın yanlış olduğunu söyledi. Destan haklı savaşlarla haksız savaşları karşılaştırdı. Zelal en doğru tanım Hewal Hoca'nın defalarca tekrarladığı gibi "savaş, politikanın şiddet araçlarıyla devamıdır. Politika tıkanan kanallarını açmak için ateşe ve demire sarılır."
İktidar hastalığı, burjuvazi ve egemen güçlere özgü değildir. Bu hastalık, Fransız Devrimi'ni ve Ekim Devrimi'nin kadrolarına da bulaşarak, devrimlerin devleti ve toplumu dönüştürmesini engellemiştir. Newroz'da,
Oruçoğlu iktidar hastalığının muhalif güçlerde olabileceğini Kımıl ve Nozer karakterleri üzerinde usta bir şekilde işlemektedir. Siyaset/silah ilişkisi üzerinden PKK komutanları arasındaki bakış açısındaki farklılıkları Nozer ve Çeto örnekleri üzerinden verilir. Demokrasiye inanan Çeto ile savaşla demokrasinin bir arada yürümeyeceğine inanan Nozer karşılaştırılır. Nozer'in politikayı önemsemediği, her şeye askeri açıdan baktığı, silaha insandan daha fazla değer veren biri olduğu ileri sürülerek, siyaset felsefesinin temel bir tartışmasına da kapı açılmaktadır. Yazarın, Hoca, Çeto ve Zelal karakterlerine atfettiği "demokrasiyi muhalefette, öğrenemeyen, iktidarda yok eder.", "Güzellik ve devrimci sabır, doğruyu oy birliği ya da çoğunluğun kararıyla hayata geçiremediğin noktada başlar" türünden aforizmalar, iktidar hastalığının panzehiri olarak görülür. Yazar romanında buna benzer tartışmalara yer vererek, Kürt hareketini iktidar hastalığı konusunda uyarmaktadır.
Romanda, Yezdanşer [Yezdo] karakteri üzerinden Yezidi [Ezidi] inancı hakkında bilgi almak mümkün. Yezdanşer, tıpkı Zerdüşt gibi mağaraya sığınmış, cebinden Kutsal Kitap Mashaf-ı Reş'i çıkararak okur, Şeyh Addi'ye güvenmesini, sabretmesini İster Zine'den. Zine: "Bulsun benim oğlumu da, beni ona götür." "Ben seni ona götüremem Zineee Kendine gel! Seni ona götürse götürse iki gözü zelil bir topal mazlum karınca götürür. "
Devlet, gelişen ve halkla bütünleşmeye başlayan gerillanın önünü almak için, aşiretleri örgütlüyor, Fırat ve Dicle boylarının ve Botan'ın ünlü ağalarıyla Amed'de toplantılar yapıyordu. Mısto Ağa, Taho, Tataro Emer, Baho, isko...
Romanda, koruculuğu kabul edenlerle etmeyenler arasındaki çelişkilerle birlikte koruculuğu kabul edenler arasındaki çelişkilere de dikkat çekiliyor. Devletin buradaki politikası "Kurtları kurtlara yedirin, çoban rahat etsin" politikası. Başka bir deyişle böl ve yönet! Romanda, gerilla savaş tarzı ve peşmerge savaş tarzı arasında karşılaştırmalar yapılıyor. Bir gerilla grubunun kendi içinde yaptıkları bir tartışmada; "Bizim peşmergelik- ten kurtulamadığımız doğrudur. Modern savaşın icaplarını kavrayıp uygulamak için zamana ve eğitilmiş kadrolara ihtiyacımız var." Yine, bir köye giren gerilla grubuna, yaşlı köylülerden biri tarafından peşmerge demiş olması karşısında "Biz peşmerge değiliz, gerillayız, partizanız." demiştir. Nozer'in, "Göğsünü Eski Bradost ve Urmiye eşkıyalarını andırır tarzda çapraz fişeklerle donatmış olması" da gerilla savaş tarzından uzak bir tarz olarak görülmüştür. Gerçekten de buna benzer eğilimler PKK'nin kongre ve konferanslarında "çetevari" faaliyet olarak değerlendirilmiştir,
Mücadele önemli bir dönemeçten geçiyor. Devlet gerillaya karşı, binlerce korucuyu devreye koymuş, 'kelle başına iki milyon kampanyası' başlamıştı. Yasama meclisinin burada işlevi yoktu. General Dso, 'Yakala ve öldür' talimatını yayınlamıştı. Ardı ardına öldürülen gerilla haberleri gelirken, Agid, "dört yanım puşt zulası" mısrasını mırıldıyordu. Fırat ve Cilo arasında korucu ağının nasıl parçalanacağını düşünüyordu. Tataro köylere el koyuyordu. 'Terörist' listeleri yayınlanıyor, Agid'i bahara kadar bertaraf ederlerse mükemmel olacağını haberleri yayılıyordu. Devletin gerillayı halktan ayırmak, halkı da gerillaya düşman etmek taktiği bilinen bir taktiktir. Ordu içinde farklı düşünenler olsa da, mücadelenin ilk yıllarında devletin bu taktiğe sıkı bir şekilde uygulamaya koyduğu General Oso karakteri üzerinden anlatılıyor. General Oso'nun: "İşin gerçeği şu ki, balığı olta veya ağla yakalayamıyoruz. Suyun vasfını değiştirmeliyiz. Suya müdahale ederek, balığı kusturuncaya kadar onu tazyik kazanında tutarak değiştirebiliriz. Etkili bir propaganda ile birlikte yürütmemiz gerekiyor. Suya sürekli olarak 'Sizin tazyik kazanında bulunmanızın sebebi biz değiliz dağdaki eşkıyadır' dememiz gerekiyor. Eşkıyayı halktan ayıramasak imha edemeyiz." Aradan neredeyse otuz yıl geçmiş, devletin sokağa çıkma yasakları ilan edip, ablukaya aldığı, Cizre, Silvan, Sur, Gever'de Kürt halkına dayattıklarının köylerin boşaltmasından farkı var mıdır? 0 zaman köyler boşaltılıyordu, şimdi ise şehirler... 'suyu kurut, balığı öldür' taktiği. Romanın en hazin bölümlerinden biri de Çeto'nun gruptan Hoca ile birlikte köyüne geldiği bölümdür. Zinâ ve Lori'yi görme umudu boşa çıkıyor. Evi de yıkılmış durumda. Babasının mezarının başına giden Çeto, Hocaya: "Babam dünyaya yanlışlıkla gelmişti ağzından çıkan son söz hayatının yanlışı oldu." Hoca kendi hayallerine daldığı için sormadı, son sözün ne olduğunu. Ancak yazar burada Hoca'nın yerini alır ve sözünü söyler: "Yeryüzünü kurtarmaya çalışan her kahramanın içinde bir büyük "BEN" vardır" diye sessizce düşünür. Dağda bırakılan bebek, Nil'e bırakılan Musa'yı, Dehak'ın zulmünden dağların ardına kaçırılan bebekleri çağrıştırır. Nil'deki bebek büyüyüp, Firavun'dan hesap sordu. Dağın ardındaki bebeklerde Dehak'tan hesap sordular. 0 bebek ki, katı kalpli Nozer'in kalbini bile yumuşattı.
Romanda yazar, bazen Hoca, bazen Alboz, bazen de Yezdanşar olarak ortaya çıkar. Yezdanşar anlatıcı, Zine dinleyici olur. Zine bir elçi gibi Yezdanşar'ın mesajını Kürtlere ulaştırır. Zine'nin Botan'da bulup getirdiği bebeği, grubunun en küçük partizanı ilan eden Nozer'in, 'Ağrı Dağı'nın tanıklığında bu bebeği silahlandırıyorum. Al bu mermiyi Avvaz ana , Bebeğin muskasına dikeceksin.' Zine, avucundaki mermiye baktı. 'Babanın ocağı sönsün Nozer hiç muskaya mermi dikilir mi?' adını Agid koyuyorum. Botan başta olmak üzere bütün eyaletleri bu bebeğe gezdireceksin. Üç ırmak, Botan, Fırat ve Dicle'den su içireceksin.' Gerilla mücadelesinin kadınlar üzerindeki etkisi ve kadının dönüşümündeki rolü de Newroz'da anlatılmıştır. Dibekçi kadınların betimlendiği bölümdeki şiirsel anlatım benzersizdir. Koruculuğun her yeri sardığı bu dönemde gerillaların "Dibekçi kadınlardan başka destekleri yoktu." Gerillalar, dibekçi kadın Hatun'un gösterdiği korucu evlerini basıp silahlarını alırlar. Gerilla mücadelesi geliştikçe mücadelede kadın da yerini alıyor. Gerilla olan erkek ve kadın aşka nasıl bakıyordu? Dağda duygusal aşka yer var mıdır? Cinselliğe bakışları nasıldı? Yazar, bu romanında sahip olduğu bilgileri, tecrübeleriyle kaynaştırarak bu sorulara cevap vermeye çalışıyor. Bunu anlatmak için sınırsız hayal gücünü kullanarak, kurgudan da kendisini uzak tutmuyor.
Romanın sonunda Çeto'nun öldürülüp öldürülmediği açık olmasa da "Özlediği toprakların kokusunu mu getiriyordu sabah rüzgârı? Hacreş kulaklarına çöken bu uğultu da neyin nesiydi? Başlayan operasyonlar uğultusunu, dağa kaçan köylülerin çığlığını mı getiriyordu yoksa rüzgâr?" cümlelerinden sonra destan tarzında yazılan şiirden Çeto'nun yapılan operasyonda ölmüş olabileceği sonucunu çıkarabiliriz.
Newroz, hareketli ve dinamik bir romandır. Anlatımlar akıcı ve doğaldır. Karakter ve kahramanlar, sosyal doku ve örgütsel yapı içinde silikleşmemekte, toplumsallığa aykırı olmayan birey olma niteliklerini korumaktadır.
Canlı-cansız, hayvan-bitki, kadın-erkek karakter ve kahramanlar arasında kayrılma/dışlama görülmez. İyi-kötü, güzel-çir-kin yönleriyle tarafsız bir bakış hâkimdir. Ancak, yazar özellikle Yezdanşar'ı konuşturarak, Hoşap Kalesi'ni yaptıran Kürt Beyi Süleyman Mahmudi ve Bedirxan örnekleri üzerinden romanına sınıfsal bir bakış açısı kazandırmak istemiştir. Aynı çabayı koruculuğu kabul eden ağa ve aşiretlerin gücünü topraktan aldığını söyleyerek, PKK mücadelesi içinde sınıfsallığı da dikkat çekerek Kürt hareketi üzerinden ulusallık/sınıfsallık tartışmasına da katkı sunmaktadır.
PKK'nin kuruluşu, Diyarbakır Cezaevi işkenceleri ve 15 Ağustos 1984 "atılımı" hakkında birçok çalışma yapıldı. Bu çalışmaların çoğu, propagandist veya karşı propagandadan öteye geçmedi. Oruçoğlu, tarih, felsefe ve mitoloji bilgisini kullanarak tarihsel bir dönüm noktası olan Kürt isyanının sanat ve edebiyatını yaparak, bu konudaki boşluğu dolduran bir çalışmaya imza atmıştır. Bunu yaparken, basit propaganda/karşı propaganda tuzağına düşmemiş, Kürt hareketinin güçlü yanları yanında zaaf ve zayıf yanları üzerinde de durmuştur. Oruçoğlu, Newroz romanıyla, Kürt hareketindeki Newroz kıvılcımını erkenden keşfedip, romanlaştırarak gerillanın safında yer almıştır. Ne yazık ki, gerek Kürt hareketi gerekse devrimci ve sosyalistler Oruçoğlu ve Newroz'un bu çabasına yeterli karşılık vermemişlerdir. Okunması, değerlendirilmesi gereken eşsiz bir hazine, Newroz.