Muzaffer Oruçoğlu Edebiyatı ve Sansür Deniz Faruk Zeren

Geçtiğimiz yaz Balçova’da bir sağlık kuruluşunda çalışıyordum. İş yerimin uzaklığından ötürü sabahın kör gözüyle uyanıp yollara karışıyordum. Şehir içi otobüslerde geçirdiğim uzun, anlamsız, sıkıntılı zamanları okuyarak değerlendirme yanlısı olduğumdan, çantamda ekmek arası öğlen yemeğimin yanında mutlaka kitapta bulunur. O ara Muzaffer Oruçoğlu’nun Newroz adlı romanını geç de olsa okumaya başlamıştım. Bu “gecikmenin” nedenleri üzerinde de duracağım.

İzmir’in bir ucundan diğer ucuna kadar yoksul semtlerin ara sokaklarından kıvrılarak yol alan, her durakta Kürt, Türk, Romen, farklı etnik kökenden kadın erkek, genç yaşlı onlarca emekçiyi Balçova’nın geniş ana caddesi boyunca sıra sıra dizilmiş alışveriş merkezlerine kasiyerlik, hamallık, temizlikçilik, bekçilik yapmak için giden, uykuya doymamışları taşıyan bu 871 numaralı otobüste okumak dışında benim için yapılabilecek başka iş yoktu.
Kitabın büyüsüne kapıldıktan sonra sadece oturduğum zamanlarda değil, ayakta yolculuk ettiğim zamanlarda da birkaç paragraf olsa da okuyabilmek için çaba göstermeye başladım. Ancak bu sıkış tıkış otobüslerde ayakta okumaya çalışmanın sıkıntılarını anlatmaya gerek yok sanırım. Tam da romanın benim için “yaşlanınca bir daha okumalıyım” dedirten bölümlerinde gezindiğim günlerden bir gün, ayakta okumaya çalışırken tam karşımda oturan, yüzündeki kemikleri dışarı fırlamış, yaşlıca, üstü başı boya içinde bir “amca” eliyle işaret edip gülümseyerek bana oturduğu yeri vermek istedi. Şaşırmaktan öte utandım ve nazik bir gülümseme ve işaretle teşekkür ederek teklifini reddedip oturmaya devam etmesini istedim. Benim oturmayacağımı anlayınca yerini bir başkasına verip yanıma geldi ve kemikli yüzünde aynı gülümsemeyle “Hocayı okuyorsun” dedi. “Hoca?” “Evet Muzaffer Oruçoğlu” Kürt bir emekçi olduğu belli olan “amca”nın Newroz’un kapağını görüp ilgilendiğini düşünecektim ama kitabın isminin Newroz olmasından kaynaklı değildi yalnızca bu ilgi, “Hoca”yı bildiğindendi. “Hoca”nın sağ olup olmadığını sordu, sağ ve salim olduğunu duyunca yüzündeki gülümseme arttı. Kısa bir hasbıhalden sonra kendisinin Erganili bir marangoz olduğunu çocukları büyüyünce 94 yılında İzmir’e göçtüklerini anlattı. 80 öncesi yaşadığı bölgede faaliyet yürüten devrimcilerden Muzaffer Oruçoğlu’nu duyup bildiğini anladım. Yurt dışında yaşadığını ve “kitap yazdığını” duymuş bir ara ama çok istemesine rağmen okuyamamış hiçbirini. Ama okumuş kadar “Hoca”nın neyi nasıl yazdığını bildiğini söylemeyi de ihmal etmedi.
Balçova üzerinden Çeşme’ye hayatında bir tek gece olsun geçiremeyeceği yazlık bir villayı boyamaya giden yüzü kemikli Erganili bu eski marangoz Muzaffer Oruçoğlu’nu siyaseten tanıyordu. Edebiyat ve sanatla uğraştığını da biliyordu ama onun sanatı ve edebiyatıyla tanışma olanağı bulamamıştı. Bu buluşmanın gerçekleşmemiş olmasının elbette onlarca nedeni sayılabilir. Ancak en önemli sebebin sansür olduğunu söylemek istiyorum. Sansür evet. 
Bu tanışmadan bir süre sonra politik bir gazetede Muzaffer Oruçoğlu’nun “Küçük İnsanlar” adlı kısa yazısını okudum. Ve bu konuda mutlaka yazma fikri o zaman oluştu bende. Soma’da meydana gelen o feci, kitlesel madenci katliamının hemen sonrasıydı. Günlük hayatın debdebesinde yaşayıp giden insanların bile acımayla karışık öfkeli duyguları birkaç gün de olsa sokağa taşmış, memleketin aydınları, sanatçıları, edebiyatçıları da bu katliam dolayısıyla madenleri hatırlamış, bu meseleyle ilgili yazılıp çizilmeye, konuşulmaya başlanmıştı. İşte tam da o günlerde “Küçük İnsanlar” başlıklı makalesinde Oruçoğlu, “Bana öyle geliyor ki Türkiye’de maden işçisi öldüğü zaman hatırlanıyor. Madencinin yaşamı fazla önemsenen bir şey değil bu ülkede. Aydınların, basının ve yayınevlerinin, felaket anları hariç, madencilere ve maden yaşamına uzak durdukları kanısındayım. Behçet Kalaycı, Erol Çatma, İrfan Yalçın başta olmak üzere, Zonguldak'taki işçi yaşamını yazan yazarlardan herhangi birinin bir kitabının, büyük ve ünlü yayınevlerimizden birinde yayınlandığına hiç tanık oldunuz mu? Ben Grizu’yu Metis Yayınevi’ne verdim, “Biz köylü kitapları basmayız,” diye okumaya yanaşmadı. Bir arkadaşın ısrarıyla neyse ki okudu, sonuç değişmedi. Daha sonra, İletişim, Can, Everest, İthaki, Sel gibi yayınevlerine başvurduk. Sonuç değişmedi: Ret. Bunlardan bazıları hiç okuma tenezzülünde bile bulunmadı.” diyordu. Bu kısa alıntıdan bile hem işçileri, emekçileri konu edinmiş, toplumsal gerçekçi edebiyatın engellendiğini, hem de Muzaffer Oruçoğlu edebiyatının deyim uygunsa kendilerince “hor” görüldüğünü çıkarmak mümkün. Meselenin toplumcu gerçekçi edebiyata ait olan kısmının ardında sınıfsal konumlanışların, edebiyat “piyasası”nda oluşturulan arz-talep ilişkilerinin belirleyici olduğu açıkken, Oruçoğlu ile ilgili kısmında ise bir dizi sorunlu ideolojik duruşun ve Oruçoğlu’nun da politik köklerinin dayandığı komünist geleneğin çeşitli çevrelerce uğradığı siyasal saldırıların nedenleriyle paralel olduğunu düşünmekteyim.
Biz bunu sol içinde İbrahim Kaypakkaya’ya uygulanan sansürden, yok saymadan, kentli küçük burjuva solcu entelijansiyanın Kaypakkaya’yı, ne demekse, “köylü devrimcisi” ilan edip bir türlü 68 Kuşağı’nın devrimci önderlerinin, Deniz’in ve Mahir’in yanına adını yazmayı hazmedememelerinden biliyoruz. Bu faşizm sansürünün kötü bir karikatürü olan sansür ve yok sayma işte o Erganili emekçinin Muzaffer Oruçoğlu edebiyatı ile tanışmasına en büyük engeldir. Muzaffer Oruçoğlu edebiyatının önemi nedir peki? Önemi Türkiye işçi sınıfının tarihi niteliğindeki sel gibi akıp giden Grizu’dur, Kürt halkının diriliş yıllarının gayet mükemmel işlendiği ve belki de Kürt Devrimci Hareketi’nin o dönem tarihini ele alan ilk roman olan Newroz’dur, binlerce genç devrimci için bir dönemin meşalesini güne kavuşturan
Tohum’dur, Türkiyeli aydının çıkmazlarını açmazlarını, mülteciliğini ortaya serdiği Brunswick Delileri’dir. Doğa ve insanın çelişkisini, çevreciliğin daha şimdiki kadar “popüler” ve “bilinçli” yürütülmediği erken yıllarda yazılmış Kangurular’dır gürül gürül akan o yüzlerce yüzlerce şiirleridir. “Köylü edebiyatı”, “köylü devrimcisi” diye bıyık altından horlanan esasta bu toprakların halklarının kendisidir. Bu “aydınlanmacı” kentsoylu taklidi yapan “küçümseyici” tavır elbette sınıfsaldır. Muzaffer Oruçoğlu’nun şahsına değil yalnızca, onun siyasi geleneğine ve toplumcu-sosyalist edebiyata ve edebiyatçıya yönelik geliştirilen sansürün, yok saymanın en katmerleştirilmiş halidir. Bu durum bize en yalın hali ile toplumcu gerçekçi edebiyatın kendi kanallarını, hareket alanlarını yaratması gerektiğini ve tam da kelimenin gerçek anlamı ile sınıf mücadelesine atılması gerektiğini ya da sınıf mücadelesini daha kararlı ve sonuç alıcı yürütmek zorunda olduğu ödevini verir. Tam da Brunswick Delileri’nin o muhteşem kahramanı Dido’nun ayaklarını yere vurarak söylediği gibi “masal daha bitmedi” diyebilmek gerekir.
Oruçoğlu bize Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Enver Gökçe, Kemal Tahir, Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve adını burada sayamayacağımız toplumcu gerçekçi, sosyalist ustaların seslerinin günümüze ulaşan tok ve gür sesidir Muzaffer Oruçoğlu. Yaratıcılığın ve üretimin, kendini yıkıp yeniden ve yeniden yapma sanatının yaşayan en kıymetli ozanlarındandır. Ne yazık ki edebiyat eleştirmenleri yeterince görmüyorlar. Ne yazık ki geniş edebiyat okur çevreleri de henüz yeterince okumanın odağına almıyorlar Oruçoğlu eserlerini. Kitapları neredeyse kıymet bilir birkaç dost yayınevinin zorla oluşturdukları koşullar sayesinde çıkabiliyor ve dağıtım sorunu olmak üzere birçok sorunla karşılaşıyor kitapları. Dağıtımı neredeyse gönüllü okurlarının katkılarıyla “elden” yapılabiliyor. Bu samimi çabaların haricinde Muzaffer Oruçoğlu’nun bütün edebi eserlerinin çok daha profesyonel bir çalışmayla, dizgi, baskı, tasarım ve dağıtım eksikliklerinin giderilerek yeniden günlenmesi, basılıp okura, işçi ve emekçilere edebiyatçılara ve eleştirmenlere ve hatta Kürtçe başta olmak üzere farklı dillere çevrilmesi ihtiyacı oldukça yakıcı bir şekilde ortada duruyor. Eminiz günü geldiğinde bu büyük sorumluluk için kolları sıvayacak edebiyat emekçileri çıkacaktır.
Konunun muhataplarından “sol içi sansür” kurumları da ancak böylelikle ve sınıf mücadelesinin ayrıştırıcı, eleyici, netleştirici yanıyla aşılacaktır. Newroz adlı muhteşem romanı okumamın bu kadar gecikmiş olmasına sebep olan öğrencilik yıllarımda bir arkadaşımın “kitapta müstehcenlik” olduğu yönündeki uyarıyı aşan telkini idi. Bildiğim kadarıyla okur yazar hemen her devrimci çevre bir ara bu “sorunu” tartıştı. Bu da sansürün görünmeyen, inceltilmiş bir şekli idi. Hala var mı böyle yaklaşımlar? Mutlaka vardır. Ama ben yıllar sonra Newroz’u okuyunca bir okur olarak ihya olduğumu belirtmeliyim. Arkadaşımın o dönemin koşullarına göre şekillenmiş gereksiz ahlakçı telkininin ne kadar anlamsız ve bayağı olduğunu Balçova yollarında otobüste daha net görerek mutlu olduğumu da belirtmeliyim. Kürt diriliş hareketini belki de bu kadar destansı anlatan bir roman daha bildiğim kadarı ile henüz yazılmamıştır.
Son söz yerine, Muzaffer Oruçoğlu daha çok yazsın, daha çok okuyalım.