ÇOK OKUNAN EDEBİYAT Mehmet Akkaya

Yazın etkinliği ve bu etkinliğin dile getirdiği dünya, insanlığın eskiden beri somut dünya kadar ilgisini çekmiştir. Hatta bazen sanat ve edebiyat faaliyetlerinin somut dünyadan daha da ilgi çeker olduğu görülmektedir. Çağımızın insanları ve toplumları, halen de okuma yoluyla kendi fiziksel, kültürel ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılama yoluna gidiyor. Kitaba sempatinin ve antipatinin aynı anda yaşandığı bilhassa günümüzde ve ülkemizde sanatın ve edebiyatın piyasalaşması neticesinde okur ve sanat izleyicisi “kısa yoldan”, “kolay ve hızlı” sonuç almak istiyor. Piyasa koşullarında her değer meta muamelesi gördüğü için niteliğin yerini nicelik alır, insani ve kültürel ihtiyaçların yerini, toplumun diğer üyeleriyle rekabet etmek ve kar alır. Kar ve rekabet, niteliği değil niceliği artırıcı bir işlev görür, söz konusu olan sanat ve edebiyat ürünleri olduğunda gözle görülür bir düşüş; kuru ve yüzeysel eserler, moda olmuş ve çoksatan kitaplar, olması gerekenin yerini doldurur. Dolayısıyla çoksatanlar sorunsalını, öz olarak piyasa faktörü yanında yenilgi psikolojisi açısından ve burjuvazinin, kitleleri yeni dinlere yönlendirmesi çerçevesinde, üç başlık altında ele almak, olgu durumunun ruhuna uygun görünüyor.

Çoksatan edebiyatı eleştirdiği bir açıklamasında F. Engels, bu edebiyat ile onun tüketicisi olan kesimler arasında bir bağ kuruyor ve şunları yazıyor: “Moda olmuş edebiyat bütünüyle kısır bir döngü içinde dönüp durduğu gibi bu köhnemiş, canından bıkkın sosyetenin kendisi gibi de sıkıcı ve kısırdır.” (İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu). Engels’e göre çoksatmak moda olduğu sürece konjonktüreldir. Bununla birlikte bu edebiyat sıkıcı ve kısırdır. Aynı yerdeki açıklamalarına bakılırsa İngiltere’de işçi sınıfı moda edebiyatı değil klasik edebiyatı izliyor; Shakespeare, Balzac, Byron ve Shelly okuyor. 19. yüzyılda İngiltere üzerinden yapılan bu analize benzer bir analizi günümüzde ve ülkemiz koşullarında da yapmak mümkündür.
Baştan söylemek gerekir ki, yazımızın ana düşüncesi, günümüzde roman olarak yoğunluk kazanmış olan ve özellikle çoksatan edebi metinlerin nitelikçe düşük olduğu varsayımına dayanıyor. Bu bağlamda yanıtlanması gereken sorulardan biri şudur: Bir eserin, kitabın, romanın çoksatması, çok okunması ve tercih edilmesi onun derin, zengin, verimli, güçlü ve nihayet estetik nitelikli olduğu anlamına gelir mi? Öte yandan çoksattığı ve popülerleştiği gerekçesiyle bir eseri değersiz görmek çağın önemli bir yanılgısıdır. Dolayısıyla metnimiz çoksatan eserlere eleştirel bakmakla birlikte onları toptancı bir tarzda değersiz, estetik nitelikten yoksun yapıtlar olarak görmüyor. Öyle olsaydı, Manifesto benzeri kitapları; ayrıca Tolstoy, Gorki, Nazım Hikmet ve Dickens gibi yazarları; Germinal, Küçük Prens, Gülün Adı, Kuyucaklı Yusuf ve Tohum türünden klasik diyebileceğimiz eserlerin çoksatmasını (bestseller) açıklayamazdık.
Estetik İhtiyacın Belirlenişi
Yönlendirilmiş Sanat ve Edebiyat
Yoğun izlenen sanatın olduğu gibi çok okunan edebiyatın niteliği de, giderek entelektüel dünyanın üzerinde ısrarla durduğu bir sorunsal haline gelmektedir. Bilhassa emekçi cephesinden bakıldığında estetik alanda bir nitelik yitimi olduğu, buna rağmen düzeyi düşük bu eserlerin kitleler tarafından tercih edildiği analizi yapılmakta ve bu durum eleştirilmektedir. Kuşkusuz ki sanat eserlerinin, edebiyatın, şiir ve romanın niteliğinde düşüş olduğu iddiasında ve kitlelerin bu türden ürünleri çoğunlukla tercih ettiği tezinde bizce de büyük bir isabet vardır. Her iki yargının da sonuç olduğu düşünülürse asıl sorunun, bu sonuçlara neden olan motivasyonların açığa çıkartılması gerektiği daha iyi anlaşılabilir. Dolayısıyla bu yazıda esas amaç, burjuva karakterdeki sanat ürünlerindeki değer yitiminin nedenleri, daha da önemlisi geniş işçi, halk ve aydın kesimlerin düşük nitelikli ürünlere neden ihtiyaç duyduğuna dair bazı gerekçeler ileri sürmek ve değerlendirmeler yapmaktır. Kanaatimizce bir sanat eserinin çoksatması ya da aynı anlama gelmek üzere bestseller olması, o eserin içeriği veya sanatsal değeri ile geniş kitlelerin ihtiyaç duyduğu “estetik” değerin örtüştüğü anlamına gelir. O halde insanların gereksinim duyduğu düşünülen bu “estetik ihtiyaç” nasıl belirleniyor?
Bir eserin satışı; okunma veya izlenme oranını bire bir göstermemekle birlikte, yine de kısmi bir paralelliğe işaret eder. Sanat eserleri gibi edebi metnin de satışı ve okunma sayısı içerikle ihtiyacın ne oranda buluştuğuna bağlı olarak değişkenlik gösterir. İçeriği güçlü bir felsefi roman, kitlelerdeki isteklere tekabül ettiği oranda ancak satış ve buna bağlı olarak okur trendi yakalayabilir. Buna göre temel sorulardan birisi kitlelerin ihtiyacının nasıl belirlendiği sorusu olmaktadır. Bu belirlenmenin kapitalist-emperyalist sistemden ayrı ele alınamayacağını bilmem hatırlatmaya gerek var mı? Yine hatırlatmak gerekir ki kapitalizm koşullarında estetik ürünler de dahil olmak üzere her türden üretim pazar dolayımıyla var olmaktadır.
İktisat ve yönetim alanında bin yılların tecrübesine sahip olan egemen sınıflar pazarlama ve reklam teknikleri bakımından da proletarya ile kıyaslanmayacak denli tecrübe sahibidir. Bu yüzden nitelikli bir estetik ürünün ortaya çıkması son derece değerli olsa bile onun topluma ve ilgili halk kesimlerine, okur ve izleyicilere ulaştırılması çok daha önemlidir. Çünkü izleyicisine, okuruna ya da ihtiyaçlısına ulaşamamış eserin, yazılmamış ve yapılmamış eser muamelesi görmesi bu nedenledir. Bir eser ne denli, bireyi, toplumu ve insanlığı ilgilendirir olursa olsun piyasaya etkili bir düzeyde girme olanağı bulmadıkça hiçbir zaman çoksatan listesine giremeyecek demektir. Genel olarak “sanat piyasasının” özel olarak edebiyat alanının çeşitli çıkar grubu şebekelerce kontrol altında tutulduğunu ileri süren bir hayli araştırma sonuçları bulunuyor. Bu tekeli adeta canla başla mücadele ederek kırmayı başaran pek az nitelikli eserden söz edilebilir. Edebiyatın piyasalaşması meselesine, popülerleşme bahsinde tekrar değineceğim. Şimdi konunun daha anlaşılır hale gelmesi için burjuvazinin sanat alanına neden egemen olmak istediğini ele almak gerekiyor.
Sanat ve Edebiyatın Gücü:
Edebiyat; Felsefi ve Siyasi Olanı Önceler
Egemen sınıfların, sanat ve edebiyatın gücünü tanımaları oldukça eskiye dayanır. Sanat tarihçisi Gombrich’in yazdıklarına bakılırsa kilise, plastik sanatları halkın öğrenmesini istiyor; çünkü bu yolla resmedilen kutsal kitaptaki “bilgileri” okuma-yazması olmayanlar için çıkar yol olarak görüyor. Kilisenin bu bakışı, aynı zamanda egemen sınıfların sanata ve okuma-yazma faaliyetine nasıl baktıklarının da pek iyi bir göstergesidir. Yine egemen sınıflar çok iyi biliyor ki, genel olarak sanat ve konumuz açısından edebiyat, varlığı/insanı bütünsel olarak ele alan ender entelektüel disiplinlerden birisidir. Düşün ve sanat disiplinleri içinde edebiyatın radikal bir rol oynadığı, felsefenin yanı sıra bilim ve politikayı da öncelediği tezini önemsemek gerekir. Düşünce tarihi araştırmalarında bu radikal rolü görmek mümkündür.
Sokrates, Platon ve Aristoteles kuşağının kurduğu felsefenin yolunu açan Homeros ve Hesiodos ile başlayan Sapho’nun şiiriyle devam eden ve tragedya ile komedya yazarları olmuştur. Felsefenin ve bilimsel etkinliklerin önünü açmada başat rol oynamıştır sanat ve edebiyat etkinlikleri. Keza Ortaçağ’dan çıkışta da sanat ve özellikle de edebiyatın gücünü görüyoruz. Cervantes, Shakespeare ve Rabelais üçlüsünün açtığı kültürel coğrafyada Descartes, Spinoza ve Locke gibi filozoflar çıkmış, bu felsefe ışığı politik alanda da yankısını bulmuş ve İngiltere başta olmak üzere (1648) Avrupa’da burjuva demokratik devrimlerin tohumları atılmıştır. Aydınlanmacı edebiyat çalışmaları ise kuşkusuz ki Fransız İhtilali’ni tetiklemede önemli bir rol oynamıştır. Rus edebiyatının ve devrimci yazındaki gelişmeler ise Sovyetik Devrimler üzerinde belirleyici olmuştur. Edebiyatın bu gücünü tarihi tecrübelerle gözlemlemiş olan burjuvazinin bu alana “yatırım” yapması manidardır.
DEVAMI SANAT VE HAYAT’TA…