TOHUM’dan GRİZU’ya Ahmet Soner

1995 yılının Eylül ayında Yılmaz Güney’i Anma Geceleri’ne katılmak için Almanya’ya gitmiştim. İlk toplantı Berlin’de, ikincisi Münih’te yapılacaktı. Daha sonrakiler İsviçre ile Fransa’da düzenlenecekti. Önce Berlin’deki geceye katıldım. Münih toplantısına daha beş gün vardı. Geceyi düzenleyen arkadaşlara Brüksel’e gidip döneceğimi söyledim. Arkadaşlar beni arabayla Köln’e kadar götürdüler. Ertesi gün trenle Brüksel’e gidecektim. Geceyi siyasi sığınmacı olan iki delikanlının evinde geçirdim. İki sığınmacının da ayak parmakları yoktu, karda donduğu için kesilmişti. Genellikle sinemadan konuşuyorduk. Filme aktarılacak binlerce öykü olduğunu, bu öykülerin Avrupa’da daha kolay çekilebileceğini savunuyordum. Arkadaşlar ise eleman yokluğundan yakınıyorlardı. İçlerinden biri Tohum adlı romanı okuyup okumadığımı sordu. Henüz okumamıştım, ama kitaptan söz edildiğini duymuştum. Bunun üzerine kitabı bana armağan ettiler, ‘Bundan bir film yapmalısın’ dediler. 19 Eylül’de romanı okumaya başladım. Muzaffer Oruçoğlu’nun ilk romanıydı Tohum. Romanda İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşlarının öyküsü anlatılıyordu. 400 sayfalık kitapta bir film için yeterli malzeme vardı. Hayata geçirmeyi düşündüğüm film projeleri arasına Tohum’u da ekledim. 9 Şubat 1997 Pazar günü Ankara’daydım. Şeker Bayramı’nın ilk günüydü. Mülkiyeliler Birliği’nin bulunduğu sokaktaki kitap sergilerine bakıyordum. Muzaffer Oruçoğlu’nun bir kitabı dikkatimi çekti: Gül, Demir ve Çığlık (12 Eylül Bartın Cezaevi)… Kitabı karıştırdım, 484 sayfalık kalın bir romandı. Satın aldım ve İstanbul’a dönerken okumaya başladım. Arslan Kılıç’ın önsözü vardı en başta. Bartın Özel Tip Cezaevi’ne sevk edilen bir grup tutsağın öyküleri anlatılıyordu. Tohum romanının kişilerinden biri olan, İbrahim Kaypakkaya’nın yoldaşlarından Azeroğlu, bu romanın da başkahramanlarından biriydi. 96 sayfa okudum. Ondan sonrası yoktu kitapta. Yedinci fasikül yerine iki tane sekizinci fasikül konulmuştu. Kitabı değiştirmek için İstanbul’da kitapçıları dolaşmaya başladım. Kitap çoktan tükenmişti. Dağıtımcıya telefon ettim, “Getirin değiştirelim” dediler. Ancak iki ay sonra yolum Cağaloğlu’na düştü. Epeyce aradıktan sonra, bir hanın ikinci katındaki dağıtım adresini buldum, ama kitap onlarda da tükenmişti. Genç bir arkadaş, bana acımış olmalı ki, kendisine ayırmış olduğu kitabı çıkarıp verdi. Alıp inceledim, kitabın dokuzuncu fasikülünde boş sayfalar vardı. İki kitaptan ancak bir tek kitap çıkabilirdi, ya da eksik bölümler fotokopiyle çoğaltılıp yerlerine konulabilirdi. Kitapları alıp fotokopi yaptıracak bir yer aramaya başladım. Günlerden Cumartesi idi, saat 15’e geliyordu. Cağaloğlu’ndaki fotokopiciler kapanmıştı. Ancak hafta başında fotokopi çektirebildim. Üç aylık bir aradan sonra, kaldığım yerden romanı okumayı sürdürdüm ve üç günde kitabı bitirdim.

Gül, Demir ve Çığlık için roman demek kolay değil, olsa olsa Cezaevi Notları denilebilir. Yazar, Bartın Cezaevi’nde günü gününe notlar almış olmalı. Kitabın son sayfasındaki tarih ‘1983-1984 Bartın’… Yazar, Cezaevi’ni tümüyle kitaba taşımış; savcılar, yüzbaşı ve başçavuşlar, erat, hapishane müdürleri, başgardiyan, ülkücü ve solcu mahkûmlar, kadınlar koğuşu, kedisi, faresi ve güvercinlerine kadar her şey kitaba girmiş. Masalcı Sıdıka’nın hayal dünyası, Tavas’ın gevezelikleri, sağcılarla solcuların karşılıklı atışmaları keyifle okunuyor. Karışık koğuşlarda verilen mücadele kazanılınca, sağcılarla solcuların koğuşları ayrılır. Ardından tek tip elbiseye karşı savaş açılır. Zaman içinde direnişçilerin sayısı iyice düşer, sonunda 20 kişi kalırlar. Bunların yarısı, kitabın başında Bartın’a gelen Azeroğlu ve arkadaşlarıdır. Bu eylemin ardından Azeroğlu ile arkadaşları bir başka cezaevine nakledilirler.
Tohum daha sonraki yıllarda yazılmış, tarihi 1988-1991… Yazar 1947 yılında Kars’ta doğmuş, yani ’68 Kuşağı’ndan. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan 1968 yılında uzaklaştırılmış. 1969, 1970 ve 1973 yıllarında tutuklanmış, toplam 13 yıl, 4 ay hapishanelerde kalmış. 1986’da tahliye olup yurtdışına çıkmış. İlk şiirleri 1978’de yayımlanmış. Yedi şiir ve üç deneme-inceleme kitabı basılmış. Romanlarının sayısı on bir. Ayrıca üç masal kitabı var. Muzaffer Oruçoğlu resimle de uğraşıyor, Fransa, Almanya, Avusturya, Hollanda ve Avustralya’da on beş sergi açmış.
Oruçoğlu, Newroz adlı romanı 1990-1992 yıllarında Avustralya’da yazmış. İlk basımı 2009 yılında Almanya’da yapılmış. Aynı yıl Hamburg’da bir kitap sergisinde görmüştüm romanı. A.Yıldırım adlı bir yurttaş bana armağan etmişti. Çeto’nun yönettiği 15 kişilik bir gerilla grubunun Nusaybin’de başlayan öyküsünü anlatır Newroz. İlgiyle okunur 522 sayfalık roman. Kitabın sonunda grubun sayısı kırka ulaşmış, Bingöl’ün Şerafeddin Dağları’na bahar gelmiştir. “Newroz’un gelişini bir ay öncesinden haber veriyordu Fırat. Göğüsleri keskesor gibi alımlı, kuyrukları kızıl, miniminnacık kuşlar uçuyordu üzerinde Fırat’ın. Başı köpüklü dalgaların üzerine çıkmış ilk ceylan ölüsü, hızla gelip geçen ilk hüzün, gelişini haber verirdi Newroz’un. Kar ilkin ovalarda erimeye başlamasına rağmen, Newroz dağlarda başlardı ilkin. Ve dağlar, en sevdikleri yaratığı, tırnakları sertleşmemiş gümüş gözlü bir ceylan kuzusunu uçurumdan Fırat’a atarak kurban ederlerdi. Bu, Newroz ananın gelişine sunulan ilk kurbandı. İlk kurbanın geçişini görenin bahtı açılırdı. Her adama nasip olmazdı ilk kurbanın geçişini görmek. Newroz’dan bir ay önce Fırat’ın kıyısında oturup, onun hırçın sularını günlerce gözlemek gerekiyordu. Bu bile yetmiyordu. Geceleyin gelip geçebilirdi ilk kurban. Geceleyin gelip geçen ilk kurbanın kafasının nur yumağı gibi parladığı doğru muydu acaba? Geçiş sırasında, kuşların şakır şakır ağladığı, yılanların kış uykusundan uyandığı, yaban kedilerinin miyavladığı, tilkilerin pavkırdığı, kurtların uluduğu doğru muydu?
Yazarın son romanı, dört kitaptan oluşan Grizu, 1700 sayfalık bir çalışma ve 2011 yılında IX. Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü’nü kazanmış. Yaklaşık sekiz yılda yazılmış roman (2003-2011)… Dört kitabı okumam yaklaşık bir ay sürdü. Romanın konusu Cumhuriyet’ten önce, Osmanlı Devleti döneminde Zonguldak kömür havzasında yaşanan öykülerden oluşuyor. Ocaklara henüz makine girmemiştir, kömür yer üstüne insan ve katır gücüyle çıkarılmaktadır. Madenin yönetimi Fransızların elindedir. Müdürler, idareciler, mühendisler hep yabancıdır. Aileleriyle birlikte lojmanlarda otururlar. Yaşadıkları mekân bir yeryüzü cennetidir, çocuk parkları, yüzme havuzları, sinemaları, kafeteryaları, marketleri vardır. Buralara yerli halkın girmesi yasaktır.
Kozlu’da askerlik yaptığım için o bölgeyi çok iyi bilirim. Karadan ulaşılması zordur, virajlarla dolu dağ yolunda on kilometre gitmesi bir saati bulur. Denizden ulaşım daha kolaydır. Şimdilerde deniz kıyısına dolgu ile bir sahil yolu yapılmış. Yazarın kömür havzasını gördüğünü, madenlere indiğini hiç sanmıyorum. Ama bölgenin tarihini, coğrafyasını ve insanlarını doğru bir anlatımla romana aktarabilmiş. Bu noktada Kemal Tahir’i anmadan geçmek olmaz. Çünkü New York’u hiç görmeden, kent haritalarına bakarak Mayk Hammer romanları yazabilmiştir. Yılmaz Güney’in cezaevinde yazdığı Düşman ve Yol senaryoları da aynı biçimde ortaya çıkmıştır. Dışardan gelen bilgiler, teybe kaydedilen anlatımlar, çekilen fotoğraflardan yola çıkılarak yazılmıştır bu senaryolar. Muzaffer Oruçoğlu’nun da aynı yöntemi kullandığını sanıyorum. Ama belki de Avustralya’dan kalkıp gelmiş, kömür havzasında bir süre kalmıştır, orasını bilemiyorum.
Muzaffer Oruçoğlu iyi bir yazar, Nobel ödülü almasa da has bir yazıcı…