BİR RESİM SERGİSİNİN ARDINDAN Mehmet Akkaya

Bir resim sergisini daha geride bıraktık. Muzaffer Oruçoğlu’nun yüze yakın tablosunun yer aldığı “Işık ve Renk Çağrışımları” adlı resim sergisi Ekim (2016) ayı boyunca Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde izleyicilerle buluştu. Serginin, öncekilerden farklı olarak kimi özgünlükleri vardı elbette. Resimlerin, sergi adına da yansıdığı gibi, renklenmiş olması, portre çizimlerine yer verilmesi ilk akla gelenler. Yaşama ve onun karmaşıklığına paralel bir görünüm sunan tabloların varlığını da unutmamak gerekir.
İçiçelik, zıtların birlikte sunumu, olan ve olasının beraber verilmesi; ayrıca fırça vuruşta, boyada, konuda yeni tekniklere yönelmesi sanatçının bundan sonra nasıl bir istikamette yürüyeceğinin de ipuçlarını vermektedir. Resimler içinde eski tablolar olduğu kadar yeni diyeceğimiz, son bir yıl içinde yapılmış olanlar da yer aldı. Bunlar baskındı diyebiliriz. Serginin başından itibaren yaptığım birkaç gözlemi paylaşmadan evvel serginin hangi tarihi ve toplumsal koşullarda yapıldığına ilişkin kısa bir analiz yapmak istiyorum. Entelektüel etkinliklerin, bu arada sanatın ve serginin yerini kavramada bu analizler yararlı olabilir.
Tarihsel bir dönemden geçiyoruz ifadesi; sıradan, öznel, propagandist gerekçelerle söylenmiş bir söz olmasa gerek. Bu durum, dünya için geçerli olmakla birlikte daha çok bölgemiz ve ülkemiz koşulları için söz konusudur. Büyük fotoğrafta gelişmekte olan üretici güçler görünüyor. Bu güçler kendilerine uygun sanat, bilim, politika ve felsefe ürünlerinin inşasını/üretimini zorunlu kılıyor. Mevcut siyasal otoriteler, kurulu düzenler, tutucu ve sömürücü güç odakları, her nevi sosyal ve kültürel gelişmenin önünde engel olarak kendini sabitlemiş durumda. Yine büyük fotoğrafta, tüm bu engellemelere, tutucu ve saldırı uygulamalarına rağmen genel olarak insanlığın, özel olarak da çalışan ve üreten insan öbeklerinin engelleri aşındırma, bazen de onları yıkma çabası da yer alıyor.
Büyük fotoğraftan dünyayı anlarsak, bu dünyada olup bitenlerin kendisini düşün ve bilim ürünlerine olduğu kadar resme, heykele, şiire, romana, tiyatroya, opera ve baleye de yansıtmış olacağını düşünmek zor olmaz. Zira olguların ve olayların gerçekliğiyle sanatın gerçekliği birbirine paralel olarak yürür. Aradaki kopmaz bağdan dolayı kimi tarihi koşullarda düşünsel ürünler, yaratımlar kimi tarihi koşullarda ise pratik süreçler yaşamda kendi sesini duyurur.
Statik olma, susma, gizlenme, korkma, geri çekilme tali planda kendine yer bulurken; akış, ilerleme, iyimserlik, yaşamda kalma güdüsü, varolma mücadelesi ve kendini özgürce gerçekleştirme eğilimi kendine temel planda yer bulur. Her çağda olduğu gibi günümüzde de buluyor. Buna göre sanat gibi resmin de “saf” ve “yalın” olduğu düşünülemez. Dolayısıyla sanat sıfatını hak eden her eser, statik olanla dinamik olanın, korkuyla cesaretin, ileri olanla gerinin, kötümser ile iyimserin diyalektiğinde kurulur. Oruçoğlu’nun resimlerini de bu mantıkla okumak yararlı olabilir. Bu mantık, aynı zamanda sanatçının resimlerinin tarihsel önemi kadar aktüel değerini de ön plana çıkarır. Ayrıca, sergilenen eserlerin sanat dünyamızdaki doldurduğu yeri göstermesi açısından da böyle bir bakış işlevseldir diyebiliriz.
“Işık ve Renk Çağrışımları” adlı serginin anlamını, bu olup bitenlerden izole ederek ele almak, onu anlamamakla eşdeğer olur. Oruçoğlu’nun bu defaki sergisine çok sayıda yeni insanın katılmış olması, bunlardan bir kısmının gençlerden oluşuyor olması önemlidir. Yeni ve genç insanları dönemin özgünlüğüyle birlikte düşünmek daha anlamlı ve doğru olur. Oruçoğlu resimleri nezdinde, resim ve izleyiciler arasındaki ilişkinin de giderek yakınlaştığını söyleyebiliriz. Daha önce “bu resim ne söylüyor” deyip kaba bir bakışla yetinen izleyicinin yerini giderek “benimle ilgili bir şey söylüyor” diyen izleyicinin aldığını hatırlatmak yanlış olmaz. Daha doğrusu resimlerin de izleyicinin de değişip dönüştüğünü görüyoruz. Örneğin bu sergide, resimlerin öyküsü ve estetiği yanında ayrıntılı olarak tekniğine, konusuna, içeriğine dair bilgi talebinde bulunan izleyiciler de az olmamıştır.
Muzaffer Oruçoğlu’nun resimleri neyi, nasıl anlatıyor ya da ne türden ressamları ve ekolleri çağrıştırıyor diye sorusu olanlar için şu anekdot ilginç olabilir: İtalyan film yıldızı Sophia Loren, Picasso’nun resim sergisini gezmektedir. Ressam da bu ünlü sinema sanatçısına eşlik ediyor. Sophia Loren, adı “balık” olan bir tablonun önünde durur, dikkatli bakışlarından sonra, resmi balığa benzetemez ve sorar: “Mösyö Picasso, bu nasıl balık, hiç benzemiyor.” Ressamın yanıtı anlamlı ve çarpıcıdır: “O balık değil resim”. Kanaatimce Oruçoğlu’nun resimleri giderek barındırdığı sürrealist etkiler nedeniyle böyle bir çizgiye doğru kaymaktadır. Yine de onun resimlerindeki soyutlama tekniği, derinliği ve serbestliğini dikkate aldığımızda bir çizgiye ya da akıma koymak doğru bir tespit olarak görülmüyor.
Sergi süresince birçok izleyiciye bu yönde açıklamalarda bulunduğumu anımsatmalıyım. Dolayısıyla sergi, birçok izleyici için olduğu kadar benim açımdan da ilginç tecrübelerle dolu geçti. Pek çok resim meraklısıyla, gençlerle tanışma imkanı buldum. Bu arada yurtdışından geldiğini söyleyen ve Oruçoğlu’nun konuşma taklidini pek güzel yapan Turan arkadaşı mutlaka anmak isterim. Turan gibi diğer izleyicilerin de sergiden moral duygularını yükselterek ayrıldıkları söylenebilir. Morale en çok ihtiyaç duyulan bir süreçten geçtiğimizi unutmamak gerekir. Çünkü bir toplumu yıkmaya karar veren sömürücü sınıflar, öncelikle o toplumun “birlik duygusunu” ve moralini yıkmakla işe başlar. Dolayısıyla toplumu karamsarlığa iterek demoralize eden sanat anlayışına karşı dikkatli ve tavırlı olmak gerektiği açıktır. Serginin bu açıdan da pozitif bir rol oynadığını söylemek abartılı değildir.
Sanatı, merkezi bir sorunsal olarak gören muhalif ve devrimci basın kuruluşlarının ve bunlara ufuk açan öznelerin/dinamiklerin susturulduğu bir dönemde gerçekleştirilen sergiye; öğrenci, akademisyen, eğitimci ve farklı toplum katmanlarından yoğun bir ilgi olmasının altı çizilmelidir. Diğer katkıcılar yanında Ayhan ve Devrim arkadaşlar da serginin yükünü taşıdıkları için anılmayı ziyadesiyle hak etmişlerdir. Bir başka sergide, daha çok ve çeşitli tablolarla buluşmak dileğiyle…
Fotoğraflar: Hidayet Kalınlıoğlu