KATLİAM VE DİRENİŞİN DESTANSI HİKAYESİ: DERSİM

KATLİAM VE DİRENİŞİN DESTANSI HİKAYESİ

DERSİM
Feyzi ÇELİK
Dersim’e, 1937’de başlayıp 1938’in son aylarına kadar devam eden askeri harekattan önceki 50 yıl içinde toplam 11 askeri harekat yapılmıştır. 1935’te kararlaştırılan Dersim Harekatı, 12. askeri harekattır ve en kapsamlısı ve kanlısıdır. 12. askeri harekatı yapanlar Osmanlı mirasını reddedip Cumhuriyeti kurduklarını, Dersim’e medeniyet getirmek istediklerini söyleseler de onların yaptıkları Osmanlı dönemindeki uygulamalardan farklı değildir. Temeli Kürt ulusal varlığını yok etmeye dayalı bu askeri harekatın Osmanlı dönemindeki askeri harekatlardan temel farklılığı, bu harekatta savaş uçakları dahil olmak üzere modern silahların, hatta kimyasal silahların kullanılmış olmasıdır.
TBMM’nin açılışını Cumhuriyet döneminin başlangıcı olarak kabul edersek, Koçgiri, Şeyh Said, I. Ağrı, II. Ağrı ve Dersim olaylarının Türkiye Kürdistanı’nın her yerinde Kürt ulusal temelli direnişinin örnekleri olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönemde İngiliz yönetimine karşı Musul vilayetindeki direnişler de dikkate alındığında Kürdistan’ın bütününde direnişler vardır. Türkiye Kürdistanı’nda direnişler 1938’de kesintiye uğrasa da Irak ve İran Kürdistan’ında direnişler devam etmiştir. 1950’li yılların sonlarında Türkiye Kürdistanı’nda bilinçlenme nüveleri yeşermeye başlamıştır. 1960’lı yılların ortalarında Türkiye’de sosyalist düşünce taban buldukça Kürt hareketi de sosyalizmle bağ geliştirmiştir. Oruçoğlu, bu dönemi Tohum romanında dile getirmiştir.
Tohum romanının ana mekanı Dersim’dir. Dersim romanını yazması, bu dönemde elde ettiği bilgilere dayalıdır. Oruçoğlu, Tohum’dan sonra Newroz’u yazar. Newroz, 15 Ağustos 1984 Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla başlar. Bunu, Türkiye Kürdistanı’nda 1938 yılından bu yana yaşanan sessizliğin sonu olarak niteler. Bu aslında uzun soluklu yeni bir Kürt ayaklanmasıdır. Tarihsel bağlantısı ve nedenleri değişmese de, ideolojisi ve örgütlülüğü 1938 öncesinden oldukça farklıdır. Oruçoğlu’nun amacı bu farklılığı ortaya koymak değildir. Onun amacı, tarihi, sosyolojik ve felsefi birikimini ortaya koyarak Kürt ulusal hareketindeki sürekliliği ortaya koymaktır. Bunu roman tekniğine ve kurgusuna sadık kalarak yapıyor.
Dersim’de Her Şey Gerçek, Yavan ise Kurgusal Bir Anti-Kahraman
Dersim’de her şey gerçek, Yavan ise kurgusal bir anti-kahramandır. Çok olumsuz bir tip olsa da Oruçoğlu’nun anlatımı, Yavan’ı okuyucunun gözünde sempatik bir tip konumuna getiriyor. Yavan’ın doğuşu tersten olmuştur. Onu kimse doğurtmamıştır. Kendi kendini doğurtmuş, büyümüş, mücadele etmiştir. Bir anlamda kendi kendini yaratmıştır. Hiç kimseye borcu yoktur. Kimseden alacaklı da değildir. Kendi dünyasıyla baş başadır. Onun soyu-sopu, aşireti konusunda bir bilgimiz yoktur. Romanda, Yavan’ın 93 yıllık ömrü özetlenmiştir. Onun 93 yıllık yaşamında neler olmamıştır ki: Ermeni tehciri, Koçgiri, Şeyh Said isyanı, Ağrı isyanı ve Dersim.Muzaffer Oruçoğlu, Newroz’da, Zinê’yi Kürdistan’da büyük bir yolculuğa çıkarıyordu. Zinê’nin kendi özgü gücü ve yeteneğine benzer bir güç ve yetenek Yavan’da yoğunlaşmış durumda. Zinê, dünyaya getirdiği sekiz oğlundan hayata kalabilen tek oğlu Rodi’nin peşinden giderken kendisini Kürt halkının büyük mücadelesi içinde bulmuştu. Aslında Zinê’ye benzeyen kendisi değil, anası Fatê’dir. Yavan, tipili bir kış gecesinde evi terk edince, onu aramaya çıkar. Fatê kurtlara yem olurken o evin ahırında saklanır.
Silahşör denilince, Batı’nın düellosu ve kovboyu akla gelir. Doğu için bunun karşılığı eşkiyadır. Yavan, eşkıya tanımına da uymaz. Çünkü kanundan kaçmasını gerektirecek bir suçu da yoktur. O yüzden Oruçoğlu, Yavan’ı Munzurlarda tek başına yaşayan ilk genç silahşör olma şerefini kazanan biri olarak gösteriyor.
Direniş ve İhanetin Köklerine Yolculuk
Dersim’in ikili karakteri, direnişin/ihanetin kökenleri Ermeni tehciri için bir araya gelen Dersim ağalarının takındığı tavır konusunda da bize bilgi verir. Ağaların bir kısmı Ermeni mallarıyla zenginleşme hayalleri kurarken, bir kısmı da Ermenilerin teslim edilmesine ve mallarına el konulmasına karşı çıkarlar. Karşı çıkışın en önemli kahramanı Dersimli pirlerin aksakallı temsilcisi Pir Mila Dayı’dır. Pir Mila Dayı, uzun değneğini Çamurekli Zeynel Çavuş’un elinden alır, çıra aydınlığına doğru kaldırır: "Ermeni mezalimini bırakın, bu değneğe iyi bakın! Vicdan gözüyle, merhamet gözüyle bakın! Bu değnek Xizir’ın değneğidir! İtikat eden, seven öpsün, altından geçsin! Bunu bext bilin! Bir tek Ermeni’yi bile teslim etmeyeceğiz." dedikten sonra değneği öper. Değneğin altından İdare Ağa, Seyit ve Cafer Ağa geçerek Ermeni’yi teslim etmeyeceklerine söz verirler. Ermenilerin teslim edilmeyişi ve mallarıyla zenginleşme yolunun kapandığını gören Yavan, atına binip Erzincan’a giderek, Sami Efendi Dergahında mezhep değiştirir. Dergahtan aldığı destekle Ermeni sürgün kafilelerinde milis müfrezesine katılır. Suriye’nin içlerine kadar gider. Burada eşekle uygunsuz vaziyet yakalanır. Kendisini yakalayanlara, Erzincan’da Ermeni altınlarının saklandığı yeri bildiğini söyleyerek son anda ölümden kurtulur. Dersim’e döner. Koçgiri’de direniş var. Koçgiri isyanına katılır. Haydar ve Alişan beylere ait konaklarda nöbet tutar. İsyanın bastırılmasından sonra ölen bir Karadenizli erin elbisesini giyip kurtulur. Şix Seyid isyanı çıktığında devlet, doğu Dersim ağalarını ikna ederek silahlandırır. Seyit Rıza ise devletin silahını almayı kabul etmez. Yavan, Şix Seyid’e karşı dövüşmeye karar verir. Silahlandırılan Xormekliler onu Yüzbaşı Ali Köksöken’in Memleket adını verdiği kısrağın arkasında yakalarlar. Öldürülmek üzereyken şans eseri yine kurtulur. Ancak onun yolu Dersim’de Seyit Rıza’yla kesişir. Seyit Rıza’nın habercilerinden biri olur.
Kızılbaş-Kürtlük General Alpdoğan’ın Türklük Propagandası
Dersim’de aşiretler arasında birlik olmasa da, devletin Dersim üzerindeki baskılarını anlamlandıran güçlü bir örgütlülük ve liderlik olduğunu romandaki “Seyit’in sağında Şair Alişer, karısı Zarife ve Mistê Siliçi; solunda Dersim’in ünlü Şairi Sey Qaji ile Rus Harbindeki yaveri şair Hesê Qaji.” anlatımından anlıyoruz. Seyit Rıza, devlet açısından katliamın, kendileri açısından direnişin Kızılbaş-Kürtlük yönü olduğunun bilincindedir.
Dersim, tarihsel-politik bir romandır. Kurgu ile kişiler ve yeni mekanlar eklense de zamansal bakımdan gerçekçilikten uzaklaşma yoktur. Yazar gerek üçüncü kişi, gerekse karakterler üzerinden Dersim olayının sosyo-politik analizini de yapmıştır. Türk devletinin Dersim’e karşı politik yaklaşımını gerçek bir karakter olan IV. Bölge Müfettişi General Abdullah Alpdoğan üzerinden vermiştir. Alpdoğan’ın aşiretlerle müşavereler yaparken aşağıda söyledikleri, devletin Dersim’e yönelik bakış açısının ne olduğunu gösteriyor. Öncelikle şunu belirtelim ki, o dönemde Dersim’de Türkçe konuşan kimse yoktur. Alpdoğan ile Dersimliler arasındaki konuşmalar Bertal Efendi tarafından çevriliyor. Alpdoğan, bir kişinin dahi Türkçe bilmediği Dersim’de Bertal Efendi’nin tercümanlığı sırasında Türklük propagandası yaptığını da şu pasajdan anlıyoruz: “Yaşadığınız bu muhteşem dağlarda tıkanmış bir hayat var. Bu tıkanmış ilkel hayatı medeniyete açmak gerekiyor. Bakın, hepimiz Türk olduğumuz halde birbirimizi anlamıyoruz. Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı boz bulanık kırma bir dil konuşuyorsunuz.
Daha sonra, General Alpdoğan devam ederek, “Cumhuriyet burada okullar açacak, ana dilinizi, o güzelim Türkçenizi, tarihinizi öğretecek, Türklük şuuru ile donatacak, hayata hazırlayacak sizleri. Burada kanun hakimiyeti yok! Ağaların, pirlerin, seyitlerin hakimiyeti var. Tekke ve zaviyeler kanunu uygulanmıyor. Kanunsuz müşavereler, cemler, cemaatler fakir halkı örümcek ağı gibi sarmış. Dersim Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak lazımdır.” Ne yapmak istediklerini açıkça söyler.
General Alpdoğan ve beraberindekiler gittikten sonra Yavan, Demenan Aşireti Reisi Civrayil Ağa’ya, “Sen ne diyorsun bu işe ağam?” diye sorar. Civrail Ağa’nın Yavan’ın sorusuna verdiği cevap şudur: “Bu Paşa, Haq cemini, mumlu çıraları yasaklamaya gelmiş, elinde Şakir Paşa’nın bastonu var. Kırk yıl evvel rahmetli Şakir Paşa da aynı müşaveriyi yaptı. Yol dedi, mektep, medeniyet dedi. Nakşibendi tekkelerini kurmaya çalıştı, tutmadı. Tutmayınca da bahtsızlık etti.” Civrail Ağa, tıpkı Seyit Rıza gibi oğlu ile birlikte asılmıştır. Nasıl ki, Seyit Rıza’nın gözü önünde oğlu idam edilmişse, Civrail Ağa’nın oğlu da gözü önünde idam edilmiştir.
İhanet ve Kelleler
Dersim’in kaderi ve trajedisini “Kelleler” başlıklı bölümde görüyoruz. Bu bölümde, Seyit Rıza’nın yeğeni Ravyer’in ihaneti ve Alişer ve Zarife’nin öldürüldükten sonra başlarının kesilip devlete teslim edilmesi anlatılıyor. “Bahtsızlar çoğaldı mı tarihin bahtı haline gelirler.” Romanın genel akışına bakıldığında, daha önceki Kürt direnişlerinde yer alan Alişer, bir hareket için ideolojik sağlamlık ve örgütlülüğün ne kadar önemli olduğunu biliyor. En önemlisi sahip olduğu tarih bilgisi ve bilinci ile karşısında mücadele verdiği gücün bölgedeki politik ilişkilerini, askeri varlığını çok iyi bilen biridir. Seyit Rıza da bunun bilincinde olduğu için, onun gözünde çok önemlidir. Çünkü Seyit Rıza’nın teorik bilinci zayıftır, örgütleme gücü geleneksel taliplik ilişkisinin ötesine geçmez. Alişer’in öldürülmesine benzer bir durum yaşanır. İsyan başlamadan Xormek Aşiretinin ihaneti sonucunda isyanın (Azadi) önderleri Cıbranlı Xalit Bey ve Yusuf Ziya tutuklanırlar. Bu olay nasıl Şeyh Said’i Azadi’nin başına geçmek zorunda bıraktırıyorsa, direnişin teorik önderliğini yürüten Alişer’in öldürülmesi de Seyit Rıza’yı direnişin başına geçirmek zorunda bıraktırır. Bundan sonra, işinin kolay olmadığını, Seyit Rıza’nın “Bundan sonra yürürsek gözsüz yürürüz.” sözünden anlıyoruz.
Seyit Rıza’nın idamından sonra direniş devam ediyor
Yakalanışı, yargılanışı ve idam edilişinin anlatıldığı romanda Seyit Rıza’nın ölüm karşısındaki kararlı duruşu şu cümlelerle anlatılır: “Oğlunun ipte sallandığını, ölümün artık korkutucu olmaktan çıktığını düşündü. ‘Boynuzsuz keçinin ahı, boynuzluya kalmaz.’ diye bir ses çınladı içinde. Usene Sey’e, sonra da Savcı Vekiline baktı: ‘Ayıboo! Zılmoo! Cinayeto!' diye bağırdı. ‘Ma evladê Kerbelay me! Be xetay me!' (Biz günahsız Kerbela evlatlarıyız!)

Alişer ve Sahan’ın katledilmeleri, Seyit Rıza’nın idamı Dersim’i başsız bırakmıştır. Buna rağmen direniş devam eder. Mürşîd Mîrto gibi dedeler de direnişe önderlik edecek durumda değillerdir. Ölmemek için dağlara çıkan, mağaralara sığınanlara 'teslim' olmalarını önermekten başka önerisi yoktur. Yine de direniş gösterenlerin büyük çoğunluğu ona saygı göstermeye devam ederler, onun varlığını kendilerine moral kaynağı olarak görürler. Burada ilginç olan bir husus, Besa Şîyayê’nin Mürşîd Mîrto’ya, “Ben orada olsaydım asanları (Seyit Rıza) vururdum, yeter!” dedikten sonra “Mağara karanlığından dünyanın akıllı adamlarına kurşun sıkıp durma Mirto!” derken, önemli direnişçilerden Silê Pitî ise Besa Şîyayê’nin tersine, “Nuh’u sensin mağaranın. Aslanê mine per, bu geminin Nuh’u sensin.” demiştir.
Mîrto, “aklınızı sırtınızda taşıdığınız tüfengin nişangahına teslim etmişsiniz.” dediğinde, Mistê Siliçi, “Dersim insanına haksızlık etme!” diye cevap verir. Bunun üzerine Mîrto uçkurunu açtı, şalvarını sıyırıp karı kıçına sürerken “fikrim sustu alametim güldü, dilim kökünden söküldü. Sağırı ses, körü ışık pazarına gönderdim. Sağır, sesi gördü; kör, ışığı dinledi.” Okuma yazma bilmese de Mîrto Dede bu anlatımla bir alim/filozof gibi gösterilir. Yavan da onun büyük bir alim olduğuna inanır. Yavan, “Dersim büyük bir belanın eşiğindedir; hangi taşa sorsanız bunu söyler.” deyince “Yavo haklı!” cevabını veren Mîrto’ya, Kolun en usta silahşorü Îvis, “dünyaya can gözüyle bakma, bir de normal gözle bak Ap (amca) Mursa!” dediğinde, Mîrto da “Siz dünyaya o gözlerle baktığınızda ne oldu, Dersim bu hale geldi.” cevabını verir.
42 Mağara sakinini Hesê Gewê’nin yanında tespih tanesi gibi dizdiler
İvis’in ölümüyle Laç Deresi çalkalandı. Halvori’de herkes öldürüldü. Silahşörlerin direnme isteğini dinlemeyen Hesê Kewê teslim olmaya karar verdi. Kol ve ayak bileklerinden kendirle birbirlerine bağlanan 42 Mağara sakinini Hesê Gewê’nin yanında tespih tanesi gibi dizdiler. Tabancasını çeken yüzbaşı her birinin ensesine bir kurşun sıktı. En son Hese Kewe’nin karşısına geçip sol gözüne sıktı.
Katliamdan sonra sürgün
Katliamdan sonra sürgün başlar. Yavan’ın koynunda taşıdığı “hafiyelik belgesi” onu sürgüne göndermekten kurtarmaz. Trene doldurulan kafile ile birlikte Eskişehir’e sürgün edilir. Fırsatını bulur bulmaz kaçıp savaştan kurtardığı kadınları yerleştirdiği mağaranın bulunduğu Tujik Dağı’na gider. “Çocuk seslerini duyunca yüzünü güneşe çevirdi, okumak istediği duayı anımsayamadı. Mağaradan ilk çıkan Gulê oldu. Sen bizi mahvettin Yavo, uyuz köpek diyerek güçlü bir yumruk oturttu yüzüne. Cemo çıktı, tekme tokat girişti. Awke ağlıyordu. Ayı Ano, Tuuu! okkalı bir tükrük. Yerden büyük bir taş alınca Awke, bu adam bize ne yaptı? Cilsur çıktı. Bu adam beni ölümden kurtardı. Şemse ve Erdife vardı. Herkesin çömelip kendi içine sustuğu bir anda Şifa geldi. Saçlarında seher kuşlarının cıvıltıları, ellerinde içi su dolu ayran tuluğu, ceviz torbası. Tedirgin, sevinçli bir iklimle durdu. Kadın merkezinin kanlı merkezine, kendinde insan ile kendi için insan arasında sıkışıp küçülen sevimli, boş varlığa baktı gülümseyerek; şükür kavuşturana diye mırıldandı.”
Dersim’de herkes öldürülmüş o dahil herkes sürgün yollarında, ancak mağarada sakladığı kadınlar hep bir arada. Tujik Dağı mağaralarına borçlular. Hep bir arada geleceğin direnişçilerini bu kadınlar doğuracak.
Yavan, otorite ve itaate boyun eğen biri değil. Devlette olsun, direnişte olsun liderlere büyük bir saygısı vardır. Ancak bu saygı hiçbirine bağlılıkla sonuçlanmaz. O kendi başınadır. Hiyerarşiye uymak onun doğasında yoktur. Devlet yanında da direnişçilerin yanında da aynıdır. Kafasına göre hareket eder. Ölmenin ve öldürmenin olduğu yerde kalmaz. Güvenliğini almak noktasında kusursuzdur. İçi insanlık doludur.
Yavan elli yıllık bir tarihin tanıklığını yapıyor. Her yerde yer alıyor. Yalan onun işi, ancak beyaz yalanları hayat kurtarıyor. Kendi insanına bir ihaneti yoktur. Anti-kahraman bir tip olarak çizilen Yavan’ın yaptıkları onu esas oğlan kahraman haline getiriyor. İçinde Oblomov hiç yok, akılcı oluşuyla Don Kişot değil, o olsa olsa Aslan Yürekli Asker Şvayk’tır. Bu açıdan Yavan’ın romanı bireye odaklanır.
Siyasi tarihi romanla anlatılabilir mi?
Siyasi tarih roman buluşması
Her ne kadar Oruçoğlu, romanın girişinde, “Romanın yazımını, verdikleri zengin bilgilerle adeta gerçekleştiren Dersimli ihtiyarlara teşekkür ederim.”demiş ise de, romanı özel bir duruma getiren romanda anlatılan tarihi gerçeklikten çok, yazarın sahip olduğu hayal gücünü tarihsel gerçeklikle harmanlayarak gerçek bir sanat eseri meydana getirmiş olmasıdır. Dersim romanı değerlendirilirken yazarın estetik anlayışı göz önünde bulundurulmalıdır. Yavan gibi bir karaktere can verirken, hayali bir karakteri tarihli gerçekler içinde sırıtmadan anlatmak kolay değildir. Kişiliği, kadınlarla cinsellik dahil olmak üzere her türlü eylemleri yönünden bakıldığında Yavan karakterine birçok eleştiri getirilebilir. Bu eleştiriler giderek "Yavan gerçek mi, değil mi?" tartışmasına dönerse genel olarak sanattan, özel olarak roman sanatından bir şey anlaşılmadığı anlamına gelir. Yine de romanın en tartışmalı özelliği, yazarın yarattığı Yavan karakteridir. Romancılık bakımından bu karakterin ön plana çıkışı ve örgünün bu çerçevede yapılmış olması kadar doğal bir şey olamaz. Romancı, roman kurgusundaki bütünlüğü bozmamak adına bu karaktere istediği ruhu vermekte serbesttir. Onu her yere gönderir. Ermeni tehcirine, Koçgiri’ye, Şeyh Said’e, Seyit Rıza’nın yanına, Elazığ’a...
Bazen onunla alay eder, ona yaptırdıklarını anlatarak romana ince bir mizah katar. Okuyucuyu gülümsetir. Kaldı ki, roman kahramanı bir simgedir. O simge içine bir kişiyi koymak da gerekmez. Birçok kişilik bir karakter içinde verilebilir. Nice olağanüstü meziyetleri olan roman kahramanları var. Onlar hep iyi göründüklerinden dolayı iyi olmakta sınır yokken, kötü olmakta neden sınır olsun ki? Dersim’i öncesinden sonrasına kadar anlatabilmek için Yavan gibi bir karakterin varlığı zorunludur. Çünkü yazar bir karakterin içine bürünerek bir kıtadan başka bir kıtaya gidebilir. Anlatıcı bir anda Yavan olur çıkar. Yazarın karakteri kurma özgürlüğü varsa, neden karaktere istediği eylemi yaptırma özgürlüğü olmasın ki?
Dersim, Oruçoğlu’nun Dersim direniş/katliamı ile ilgili düşüncelerini okura aktaran bir metin değildir. Oruçoğlu, sahip olduğu tarih, sosyoloji ve felsefe bilgisine de başvurarak Dersim olayına estetik bir açıdan yaklaşmaktadır. O bu konudaki birikimini roman türünün imkanlarıyla dile getirerek Türkiye’deki hakim roman anlayışı dışında yeni bir roman anlayışını geliştirmeyi amaçlamıştır. Oruçoğlu’nun derdi Dersim olayını anlatmak olsaydı herhalde bunun için roman türünü seçmezdi. O, egemen sanat anlayışına karşı emekçinin, ezilenin, dezavantajlının hayat önündeki türlü hallerini romana işlemiştir. Anlatı, anı yazmak ile roman yazmak aynı şey değildir. Kırmızı ve Siyah’taki Julien, Sefiller’deki Jan Valjan ne kadar gerçekler? Ama gerçekler unutulurken bu karakterler unutulmadı. Sanat yüklüydüler bunlar. Yavan da böyledir. Gogol’un Çiçikov'u, Saltıkov’un Gololev’i de böyledir. Ayrıca Yavan o kadar kötü bir kahraman da değildir.
Romanın en önemli özelliklerinden biri de Dersim’in bir trajedi havasına sokulmamış olmasıdır. Kerbela gibi ömür boyu tutulan bir yas havası yoktur. Bunu da bir anlamda Yavan’a borçluyuz. 1937’de erkekler öldürülüp kadınlar dul kalırken, 1938’de ise kadın, erkek, çocuk ve dul kadınlar öldürülür. Halvori’de yaşayan 26 dul kadının tamamı katledilir. Yavan dul kadınları gizli mağaralara götürerek onların kurtulmasını sağlar. Onlar geleceğin direnişçilerini doğuracak ana olurlar. Elbette Yavan bu bilinçte olan birisi değildir. Ancak sonuç bu olmuştur. O halde Yavan gerçekten kötü müdür? Savaşta cinsellik yok mudur? Yani insanlar bir yandan savaşırken bir yandan sevişmezler mi? Tersi olsa, bunca savaşa rağmen neden doğumlar devam ediyor? Dersim romanı, çözüm reçetesi öneren didaktik bir roman da değildir.
Dersim benzeri olayların nedenleri ve sonuçlarının sağlıklı siyasal değerlendirilmesinin yapılması, bu olayların sanata konu olması ile mümkündür. Bu şekilde, sanatın gücü sadece bir bölge ile sınırlı kalmayacak, dünyanın her yerine yayılacaktır. Kürdistan ve Türkiye’deki olaylar anlatılırken Marquez’in Kırmızı Pazartesi roman kahramanı Santiago Nasar akla geliyorsa, bu, sanatın gücü ve evrenselliğinden dolayıdır. Sanat bakışı, olaylar ne derece trajik olursa olsun, o olaydan dolayı kızgınlık ve dargınlıkları öyle sunarlar ki, soyut bir kavram durumuna getirirler. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ında anlatılan tam da budur. Acıların damıtılması, soyutlanmasıdır. O savaşı yaşamayanlara, savaşın korkunçluğunu göstermektir. Sanat eserinin başarısının sırrı budur. Roman, somut olayın aşılmasında birçok olanağa sahiptir. Sınırsız hayal gücü bu olanağın kapısını sonuna kadar açık tutar. Nasıl ki, insanlar değişik savaş ve siyaset oyunları geliştiriyorsa sanatçı da sanat oyunlarını geliştirir. Üstelik siyasetçi gibi milyonları tehlikeye atmak tehlikesi de yoktur.
KÜNYE: Dersim, Muzaffer Oruçoğlu,
 2. Baskı, 2016, Belge Yayınları, 547 Sayfa.