MUZAFFER ORUÇOĞLU ANLATIYOR ZAVOT'tan VARTİNİK'e Ayrıntı YAYINLARI Söyleşi İbrahim EKİNCİ

Önsöz
Muzaffer Oruçoğlu ile söyleşiyi Ertekin Oruçoğlu’nun Hollanda-Rotterdam’daki evinde yaptık. Kızım Elçimay, bu ziyareti benimle buluşma, bir gezi fırsatı olarak değerlendirdi. Röportaj boyunca yanımdaydı. Ders çalışırken arada kulak kabartarak merak ve ilgiyle bizi dinledi... Bu söyleşiden sonra bir konuşmamızda bana, “Baba, bu kadar insanın kendi hayatlarını böylesine hiçe saymasını anlayamıyorum” dedi. Haklıydı. Zor anlaşılır bir şeydi. Röportaj yaptığım adam, bundan 45 yıl önce, tırnağı bozuk bir tüfek ve el yapımı birkaç bombayla devrim yapmaya girişen beş-on kişilik grubun içindeydi. Cüret ve cesaretten ibaret gibi görünebilir ama bence daha çok vicdandır. Muzaffer Oruçoğlu’nun hâlâ o vicdanın pusulasına göre eylediğini; bugünkü farkın sadece sömürü ve zulme karşı değil, sınıflı toplumun bütün tezahürlerine karşı geniş ve kapsamlı bir alan savunmasına geçmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Söylemeye çalıştığım şu: O şimdi pek çok şeyin yanı sıra “mücadele”den aynı zamanda küresel ısınmaya karşı mücadeleyi de anlıyor.
Oruçoğlu bir politik solcu değil, karakter solcusu. Resim yapıyor, romanlar, şiirler yazıyor. Politik makaleler, kitaplar yayımlıyor. Çok şey yapıyor; ancak eminim, onun kavrayış derinliğine uygun umut verici bir siyasal programa katılmak için de tereddüt etmezdi, ama ne yazık ki yok. Olsaydı yine vicdanının büyük militanı olurdu.
Hayatını, pratiğini güzel süzdüğünü, çok kıymetli sonuçlara vardığını düşünüyorum. Yolculuğu devam ediyor. Onun, felsefi anlamda da halis bir “düşünür” olma yolunda ilerlediğini, özellikle her türlü “iktidar”a karşı sağlam bir
sistematik geliştirmeye başladığını söylemeliyim. Dört gün geceli gündüzlü süren bir röportaj sırasında benim süzdüğüm Muzaffer Oruçoğlu da bu. Kendisine uzun ömürler dilerim.
İbrahim Ekinci-6 Ocak 2016
Birinci Bölüm
21 Nisan 2015-Rotterdam
İstersen çocukluğundan, köyden, Kars’tan başlayalım.


1948 yılı 20 Şubat’ta Zavot köyünde doğdum. Zavot eski bir Malakan ve Ermeni köyüdür. Malakanlar, 19. yüzyılın ikinci yarısında, çarlığın Kars’a sürdüğü bir Rus inanç grubuydu. Askerliği zalim bir meslek olarak gördükleri ve askerlik yapmayı reddettikleri için Kars’a, Tiflis’e, Erivan’a, Gence’ye, Doğu Rostov eyaletinin Salskii steplerine, ABD’ye, Kanada ve Avustralya’ya göçmek zorunda kalmışlardı. Malakanların “Zionskii Pessenik” dedikleri kutsal bir kitapları var. Bu kitabın koyduğu kurallara göre yaşarlar, ibadete ve ruhban sınıfa karşılar. Komünal yaşarlar. Günah olduğu için silaha el sürmezler, askerlik yapmazlar, Ortodoks kilisesinin oruçlarını hiç kabul etmezler, domuz eti yemezler, süt içerler. Zaten tarikatın adı Molokon, Rusça “süt içenler”, demektir. Çok ezilen bir mezhep olduğu için Tolstoy’un sempatisini ve maddi desteğini kazanmıştır. Çocukluğumda, Tikme veya Çalgavır köyünden köyümüze hamut dikmek için gelen son Malakanları ilgi ve hüzünle izlemişimdir hep.
Köyüm Zavot’un, bizim aile Gürcistan’dan gelmeden önceki yapısı; süt üretimi, buna bağlı kaşar, gravyer ve tereyağı üretimi üzerine kurulmuş. Zavot’a sonradan gelen Gürcistan Terekemeleri Tiflis çevresindeki köylerde yaşıyordu. Babam, Soğukbulak köyündendi. Kızıl Ordu 1921-22 yıllarında Kafkasya’ya girmek üzereyken paniğe kapılıyorlar, sınırı geçip Kars’a geliyorlar. Yer arayışı içine giriyorlar. Bunun sonucunda bulunan bir köydür Zavot. Tabii, bu birinci kafiledir; yani Zavot’a Kızıl Ordu, Kafkasya’ya girmeden önceki dönemde gelenler var. Bir de Sovyetler’de kolektifleştirme (kolhoz) hareketinden sonra parçalanmış ailelerle birleşmek için firar edenler vardır. Köy, o zaman Malakan, Terekeme ve Kürt bileşimden oluşuyor. Tabii Malakanların, Kâzım Karabekir tarafından Kafkasya’ya sürülmeleri sonucunda köyün yapısı Terekeme, Kürt ve Gürcü şeklinde ortaya çıkmış. Ondan önce 1919 ile 1921 arasındaki “çatışmalar döneminde” Ermenilerin bir kısmı köye yakın bir yerde kırılmış, kalanlar Ermenistan’a gitmiş, Ermeni nüfus kalmamış. Böyle bir ortamda, böyle bir yapı içinde dünyaya geldiğim için, kişisel tarihim bu geçmişe dair anlatılan hikâyelerle, Şeyh Şamil, Mehralı Bey, Kaçak Nebi gibi şahsiyetlerin çevresinde cereyan eden kahramanlık menkıbeleriyle biçimlenmiş.
Benim ailem Terekemedir, Sünnidir. Biz toplam 10 kardeşiz, 3 kız, 7 erkek. Ben sondan ikinciyim. Ailemiz, sol terminolojiyle söylersem, “orta köylü”nün üstü denebilir. Babamın eğitimi yoktu, ilkokul 3’ten ayrılma. O da Rusya’da okumuş; Rusça biraz bilirdi, çok değil. Rusya hakkında da biraz bilgiye sahipti. Annem okuma yazma bilmezdi. Babamın söylediklerini onaylamanın dışında fazla bir şey söylemezdi. Sessiz bir kadındı. Bizim mandıramız yoktu. Zengin, orta ve yoksul köylüler, sütlerini mandırası olan ağalara satardı. Nökerlerin1(*) zaten hiçbir şeyleri yoktu.

Sizin köyde; çocukluğumda hatırlarım, ilginç, yapılı, süt verimi yüksek bir sığır cinsi vardı. Bizim oralarda (Ardahan) “Zavot ineği” derlerdi ... O kadar verimsiz “Şavşat maması” denilen küçük inekler beslenirdi bizim köylerde. Sizin verimli Zavot ineklerini besleyemezlerdi.

Bizim köydeki inek cinsleri, sanıyorum Hollanda kökenli montofonlar ve simmental denen süt inekleriydi. Köyümüzdekiler çoğunlukla montofondu. Bir hastalık düştü, ineklerin çoğu öldü. Toplam süt veren 35 ineğimizin yarısının öldüğünü hatırlıyorum. O zaman ailenin durumu biraz sarsıldı. Veterinerlerin de bilemedikleri bir hastalıktı.
1. Nöker: Kul, köle, ortakçı.
Muzaffer Oruçoğlu Anlatıyor
Aile Rusya’dan kaçmış. Bu bir düşmanlık zihniyetini besliyor muydu?

Tabii. Onunla ilgili hikâyeler; bolşevizm, Ekim Devrimi, çarlığa bağlı Terekemelerin deyimiyle Nigala’ya (Çar II. Nikolay, Rusya’da Romanov hanedanının son üyesi, 2 Mart 1917’de devrildi.) bağlı güçlerin çatışmaları, ilişkileri ve kahramanlık anlatılırdı. Bu bize tabii bolşevizme, devrime karşı bir önyargı yükledi. Kulak ve pomeşçik önyargısı diyebiliriz buna. Komünizm aleyhtarlığı sürü ve mandıra sahiplerinin temel çizgisi haline gelmişti. Devrimin önderlerini ve amacını kabaca bilirlerdi. Her birine farklı seviyelerde küfrederlerdi. Babamın, Mareşal Bulganin’e öbür dünyada yer vermeyen ünlü bir tekerlemesi vardı: “Ey Bulganin Bulganin, yerin yoktur dılganin.

Eğitimin nerde başladı, ilkokula nerde gittin?

Köyde ilkokul olmadığı için komşumuz Küçük Zavot köyünün ilkokuluna gitmek zorunda kaldım. Küçük Zavot kendi kozasında çile çeken hoş bir köydü; bizim köy gibi Terekeme ve Kürt bileşimi dokusuna sahipti. Terekemeler çoğunluktaydı. Okul binası yanılmıyorsam, Malakanların eseriydi. Koridor duvarlarında, her birinin karşısında durup, sezinleyici, izlenimci, derin bir ruh ahengiyle seyrettiğim Ziya Gökalp, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Atatürk, Celal Bayar gibi simaların resimleri asılıydı. O okula üç yıl gidip geldim. Bu 3 yıl benim biçimlenmemde önemli rol oynadı. Öğretmenimiz Veli Hoca idi. Zamanı pek öyle kendi haline bırakmayan, planlayan, zeki bir insandı. Gürcü idi. Çok iyi öğretiyordu. Elinde kızılcık çubuğundan bir disiplin sopası vardı, her zaman kullanmazdı, ama sopanın ışıltısı bizi bilgiye doğru iterdi. Birden beşe kadar tüm sınıflar tek bir odadaydı. Sınıfımız Kürt, Terekeme az sayıda Gürcü çocuktan oluşuyordu. Çocuklar arasında kavga eksik olmazdı. Ben bu 3 yıl boyunca hep savunma psikolojisi içinde yaşadım; çünkü köyümüzde bulunan ve Kazak dediğimiz sülaleye ait gençler, iki köy arasındaki yollarda genellikle baskı altına alıyordu beni ve ağabeyimi. Aylarca sürüyordu. Köye en geç
biz girebiliyorduk, onlar gittikten sonra gidiyorduk. Kafileye giremiyor ve arkadan izliyorduk, kafileye girmemiz durumunda saldırıya uğruyorduk.
Köpek havlamaları ve inek böğürtüleriyle iç içe yaşayan köy; iki temel sınıfa bölünmüştü, ağalar ve nökerler. Bunların arasında yoksul, orta ve zengin köylüler yer alıyordu. Çoğunlukla Kürtlerden oluşan nökerlerin ortaçağ serfleri gibi hiçbir sosyal hakkı yoktu. Ahırlarda yaşıyorlardı. Onların sofraları, yedikleri yemekler, ağaların yemek ve yaşam tarzlarından tamamen farklıydı. Ağaların nöker aileleri üzerindeki baskıları son derece barizdi. Bu baskılar onların kadınları üzerinde daha barizdi. Cinsel tasalluta kadar varıyordu. Bu durum, benim ruh halimi, özgüvenimi etkilemiştir. Kendi özgüvenin yerini, gücünü kendine karşı savaşından, parçalanışından alan, kendi için bir özgüven almıştır.
4. sınıfı okumak için Kars’a gittim, 4 ve 5. sınıfları Kars’ta okudum.
 Kars; planlı yapısı, iç içe yaşayan farklı kültürleri ve eski uygarlık kalıntılarıyla aydınlanmamda önemli bir rol oynadı. Okulda sınıfların bileşimi; Şii Azeriler (Caferiler), Gürcistan Terekemeleri, Kürtler, yerliler, az sayıda Gürcü ve Rum çocuklarından oluşuyordu. Bir de Alman çocuklar vardı. Bu ortam benim için son derece ferahlatıcı oldu, kendimi özgür hissettim, derslerime yoğunlaştım. Köydeki başarısızlığımı burada büyük ölçüde üzerimden attım ve sınıfın birincisi oldum. Okul ile ev arasında yürürken eski Rus yapılarını dikkatle gözlemledim. O yapılarla diğerleri arasındaki farkı çevreme sordum. Rusların daha önce Kars’ı işgal ettiklerini ve uzun yıllar kaldıklarını öğrendim ve o kanaldan Ermenilerin, Rusları desteklediğini ve Kars’ın önemli bir bölümünün Ermenilere ait olduğunu gördüm. Kars Kalesi’ne çıktım. O kalenin yapısı ve hamamlar dikkatimi çekti. Kitabevinin önünden her geçişimde, içine girip kitapları seyrettim. Bende sinema tutkusu başladı sonra.

O zamanlar sinema var mıydı? Ben Cilavuz’dayken iki sinema hatırlıyorum ama sizden sonradır...

İki sinema vardı. Birisi Doğu Sineması, diğeri Zafer Sineması; sonra da Şehir Sineması açıldı. Ben genellikle Doğu
Sineması’na gidiyordum. Bir Ermeni kilisesinin içinde film oynatılıyordu. Sahibi İsmihan’dı. Kafasında fötr şapkası vardı. Orhan Kemal’i andırıyordu. Paramız olmadığı için İsmihan eşya alarak öğrencileri içeri sokabiliyordu. Bıçak, kibrit, çatal, kaşık, çiğnenmemiş sakız... Kapıda duruyor, filmin oynatılmasını bekliyorduk. Aletler biraz pahalıysa filmin ortalarında sokuyordu. Sakız gibi küçük şeylerse filmin kalan son 10-15 dakikasını seyrettiriyordu. Kış günü, saatlerce o kilisenin önünde filme girmek için bekliyor ve bazen de İsmihan’a yalvarıyorduk. “Ben de bekliyorum, bekleyin” diyordu bize. Diğer iki sinemada para sistemi hâkimdi. Orada seyrettiğim filimler de benim biçimlenmemde önemli rol oynadı. Köy filmleri, yoksul veremli kız, Halaskâr veya Zoro filmleri, efe filmleri... Bunlar Türkiye’ye ve Türkiye dışına dair hayaller kurmama yol açtı. İlkokulu başarıyla bitirdim, ortaokula girdim. Yine Kars ortaokulu... İkinci sınıfta Kennedy vuruldu. (ABD’nin 35. Başkanı John Kennedy. 22 Kasım 1963’te Dallas’ta öldürüldü.) Bu olay ortaokulun Tommiks ve Zagor okurları başta olmak üzere, Kars’ı derinden etkiledi. Niye etkilediğini bilemiyorum ama acayip etkiledi. Oturmuş, laik bir yaşam vardı Kars’ta; dünya ile ilgilenen bir şehirdi. Sınıfta Kennedy’nin vuruluşu anlatıldı. Bunun üzerine merak ettim, Şehir Sineması’nın önündeki kitapçıya gittim. Orada Life dergisini gördüm. Ağabeyim Ergüder’e bu dergiyi almasını söyledim. Derginin basım kalitesi ve yer alan fotoğraflar, yazı karakterleri, doğa manzaraları ve şuh giyinmiş kadınlar dikkatimi çekti. Fiyatı 2.5 liraydı yanlış hatırlamıyorsam. Ondan sonra Life dergisini sürekli aldım. Paraları biriktiriyor, ağabeyime söylüyordum. Onunla birlikte Life dergisi alıyorduk. İngilizce öğrenme tutkusu başladı. İngiltere’de okuma hayalleri kurdum. Kaldığımız ev İstasyon Mahallesi’nde Şii Azeri bir ailenin eviydi. Kars’ta bu gruba “Tat” denilir. Bir odada amcam oğullarıyla birlikte toplam 5 kişi kalıyorduk. Bazen bitleniyorduk. Ağabeyim Atilla “Soyunun!” diyordu, yakaladığımız bitleri bir tahtanın üzerine koyuyorduk. Elindeki çekiçle bitleri eziyordu. Bazen de kentin üşüdüğü kış geceleri, manavların önünden geçerken nar, elma gibi meyveleri çalıyorduk. Ben gözcülük yapıyordum. Hafta sonları Kars’ta balolar oluyordu. Akşamdan pantolonlarımızı ıslatıp yatakların altına koyuyorduk, saçlarımızı tarıyorduk ve balolara gidiyorduk. Tek tek ailelerin içine karışarak girebiliyorduk; çünkü davetiye istiyorlardı. O ailelerden görünerek girebiliyorduk. Orta yerde çocuklar oynuyordu ve boş yer görünce oturuyorduk. Genellikle birkaç sandalye boş kalıyordu. Balo süresince karnımızı doyuruyor ve sonunu bekliyorduk. Derdimiz masada kalanları götürmekti. Herkes çekip gittiğinde kuruyemişleri topluyor torbaya dolduruyorduk. Görevliler bize fazla bir şey söylemiyordu. Getirip evde, her gün bir parça yiyorduk. Ortaokul 3. sınıfa kadar Kayabaşı’nda, kavga eden öğrenci çetelerini seyrettim, sık sık şehir kütüphanesine gittim, farklı kitaplar okudum, derslerimde yoğunlaştım ve her yıl iftiharla geçtim.
Ortaokul son sınıfta öğretmen okulları için sınav yapıldı. Kars ortaokulundan 5 kişi sınavları kazandı, bu 5 kişi içinde ben de vardım. Kendime olan güvenim güçlenmişti. Rize Öğretmen Okulu’na gittik. Beş kişiden ikisi Zavotluydu, ben Büyük Zavot’tan, diğeri Küçük Zavot köyündendi. Yanımda oturan ve benden kopya çeken sevdiğim bir arkadaşımdı. Yıllarca bana minnettarlığını yansıttı
Bir güz vaktiydi. Rize Öğretmen Okulu’na ağabeylerimiz bizi alıp götürdü. Eskiden çeşitli dillerin, Türkçe, Rumca, Ermenice, Lazca, Hemşince vb iç içe yaşadıkları Rize, bana cennet parçası gibi geldi. Hayatımda ilk kez denizi orada gör- düm ve afalladım. Dağları ve ormanlarıyla çay ve narenciye bahçeleriyle... Yer kazanmak amacıyla denize dökülen kayalar, kayaları döven hırçın dalgalar, sepetli kadın hamallar, balık ve yosun kokan berrak gün ışığı ve bol yağmurlar... Öğretmen okulu tepedeydi ve upuzun taş merdivenlerle çıkılıyordu. Yatılı okulda yeni bir hayat başladı ve ferahlamama yol açtı. Bir kat elbise, gömlek, ayakkabı, kitaplar verildi, ranzam ve çelik dolabım gösterildi, yemekhane kütüphane, tek tek gezdirildi, okulun kuralları hatırlatıldı. İlk kez arkadaşımla beraber taş merdivenlerden inerek şehri baştan başa gezdim. Kendisini Rizeli olarak görmeyen Çamlıhemşinli, şakacıl birinin işlettiği pastahanede oturup denizi derin derin seyrettim. Gemiler, denizin açıklarına kadar açılan yüzücüler, balıkçılar, üçerleme dalgalar, yengeç, iyot ve balık kokusu çok etkileyiciydi. Okulda ilk iş olarak duvar gazetesine bir
şiir yazdım ve astım. İlk kez bir duvar gazetesine yazı yazmıştım. Okulun karşısında kız meslek lisesi vardı. Okul yatılıydı; fakat bazı Rizeli kızlar okula yazılmıştı ve okulun 5’te biri kızlardan oluşuyordu. Dikkatimi ilk çeken, okulun koridoru boyunca duvar dibinde uzayan raflar ve raflarda yer alan ciltlenmiş kalın kitaplardı. Hayatımda ilk kez Batı klasikleriyle Goethe, Schiller, Victor Hugo ve Balzac’la, 18. ve 19. yüzyıl klasikleriyle, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine dair tarih, felsefe ve edebiyat kitaplarıyla tanıştım. Merakım Batı klasiklerine yöneldi. Onları tek tek okuma hevesi içine girdim; fakat bazılarını 5-10 sayfa okuyunca anlamadığımı, sıkıldığımı, bırakmak zorunda kaldığımı hatırlıyorum. Anlamamanın verdiği sıkıntı beni yerli Türk yazarlarının kitaplarına yönlendirdi. Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi yazarların eserleri içinde anlayabileceklerim, ilgi alanım haline geldi. En çok Çalıkuşu’nu sevdim. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sini okuyayım dedim ama hoşuma gitmedi, bıraktım. O kitaplar içinde Yaşar Kemal’e, Fakir Baykurt’a, Mahmut Makal’a, Ta- lip Apaydın’a ve diğer köyü konu alan Türk edebiyatına ait tek bir kitaba rastlamadım. Daha sonra öğretmenim benim kitaplarla olan ilişkilerimi, ilgimi görünce TİP’li olabileceğim- den kuşkulandı. Kuşkusu isabetliydi çünkü İstanbul Kabataş Lisesi’nde okuyan ve Türkiye Gençlik Teşkilatı’na üye olan ağabeyim Atila’nın etkisiyle TİP’li olmuş, YÖN dergisinin beş altı sayısını okumuştum. Tabii öğretmenim benden kuşku- lanınca, Rus Devrimi’ni eleştiren, lanetleyen bir kitap verdi. Okudum, hoşlanmadım. O günlerde Ulus gazetesini gizlice okuyordum; çünkü herhangi bir dergi ve gazetenin okula sokulması 1964-1965 döneminde yasaklanmıştı.
O yıllarda, resim-heykel ve müzik olmak üzere iki atölye vardı. Ben heykel atölyesini seçtim, ağaçtan çıplak bir kadın heykeli yontmaya başladım. Öğretmenimiz İsmail Gümüş benim kadın gövdesi görmediğimi, yontma ve biçimlendirmede son derece çarpık ve gelişigüzel bir tarz benimsediğimi söyleyerek heykel atölyesinden resim atölyesine geçmemi söyledi. Kadın vücudu görmemiştim ama çarpıklıklar ondan değil, benim son derece serbest, kendimi sıkmadan çalışma tarzımın bir sonucuydu. Düzgün, gerçeğe uygun fotoğrafik
çalışma hem zoruma gidiyor hem de içime oturmuyordu. Objeleri olduğu gibi değil, çarpık görmeyi seviyordum.
Hâlâ öyle, resimlerin, heykellerin... Bütün figürler çarpıtılmış ve iç içe geçmiş şekilde. Başka bir kaynaşma hikâyesi var. Diyalektik duruyor. Karşıtlar ve barışıklar...
Kompozisyon, armoni yani biçim bende çok önemli. Biçimi varlığıma taşımak, onu başkalaştırıp duygu haline getirmek... Çocukluğumdan beri hayvan ve insan figürlerini, özellikle de yüzleri farklı biçimlerde hayal ettim hep. Benzi farklı renk ve biçimlerde olan koca burunlu, küçük gözlü, geniş alınlı, normal insanların dışında iğreti gibi duran yüz- ler dikkatimi çok çekti ve resme olan ilgim Susuz (Cilavuz) Öğretmen Okulu’nda okuyan Enver Ağabeyin köprülü ve ırmaklı bir manzara resmini, yağlıboya bir tablosunu getirip eve asmasıyla başladı. Hep ona baktım ve onun nasıl yapı- labildiğini sordum. Işıl ışıl parlıyordu ve insan tarafından yapılmamış gibi bir havası vardı. Bana, “Bunu sen de yapabilirsin eğer öğretmen okuluna girersen tabii” dedi. Benim öğretmen okuluna girme tutkum biraz da bu resimle başladı. Kilden kamyonlar yapmak, o kamyonların içine kilden küçük insanlar, hayvanlar yerleştirmek, onları güneşte kuruttuktan sonra yaptığımız küçük taş evlerin içine veya önüne koyma tutkusu az bir tutku değildi ve resme ağır basıyordu. Küçük taşlardan bir ahır yaptığımı, ahıra kilden dizi dizi inekler yerleştirdiğimi anımsıyorum. Önce heykeli seçmemin sebebi bu tutkuydu ama öğretmenim İsmail Gümüş’ün yönlendir- mesiyle resme geçtim. İsmail Hoca’nın yağlıboyayla çizdiği büyük boy, balkonda oturan adam tablosunu dikkatle izledim. Işık, gölge, hareket, ritim, renk armonileri ve kontrastlar beni içine çekti. Bosna-Hersek göçmeni bir aileye mensuptu. Perspektife ve derinliğe önem veren, sakin bir insandı. Doğup yaşadığım köyün karakteristik özelliklerini taşıyan bir resim çizmeyi hayal ettim. Büyük ve uzun bir masanın üzerinde top top yığılmış, rengârenk toz boyalar, şişe şişe beziryağları, paletler vardı. Sobanın üzerinde kaynayan bir kazanın içinde tutkal vardı. Tutkal boncuk halindeydi ve torbadan o kazana atıyorduk, kaynıyordu. Bir yanda bezler kesiliyor.
Ayrıntı: 1027 Yakın Tarih Dizisi: 23
Kaypakkaya’nın Can Yoldaşı Muzaffer Oruçoğlu Anlatıyor Zavot’tan Vartinik’e Söyleşi: İbrahim Ekinci
Yayıma Hazırlayan
İlbay Kahraman
Son Okuma
Nihat Ateş
İbrahim Ekinci, 2016
Bu kitabın tüm yayım hakları Ayrıntı Yayınları’na aittir.
Kapak Fotoğrafı
En arkada beşinci sırada İbrahim Kaypakkaya, yedinci sırada Oruçoğlu. (Emrah Cilasun arşivi)
Kapak Tasarımı
Gökçe Alper
Dizgi
Kâni Kumanovalı
Baskı ve Cilt
Kayhan Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti.
Merkez Efendi Mah. Fazılpaşa Cad. No: 8/2 Topkapı/İstanbul Tel.: (0212) 612 31 85 - 576 00 66
Sertifika No.: 12156
Birinci Basım: Ekim 2016 Baskı Adedi 1000
ISBN 978-605-314-132-7 Sertifika No.: 10704
AYRINTI YAYINLARI
Basım Dağıtım San. ve Tic. A.Ş.Hobyar Mah. Cemal Nadir Sok. No: 3 Cağaloğlu – İstanbul Tel.: (0212) 512 15 00 Faks: (0212) 512 15 11 www.ayrintiyayinlari.com.tr
 info@ayrintiyayinlari.com.tr