RESSAM BRUEGEL’DEN RESSAM ORUÇOĞLU’NA Mehmet Akkaya

“Resim yapan, resmi ciddiye alan her insanın içinde, her kıpırtıyı gözüyle duyumsayan ve anında çeken bir fotoğraf makinası var gibi geliyor bana. Bu, ressamı canlı tutuyor, ama görünen biçimlere de bağlıyor. Ressamın görevi, görünen beylik biçimlere başkaldırmak, yeni biçimler yaratmaktır. Bu anlamda resim, sürekli bir başkaldırıdır. Ama bu başkaldırıyı, kendisine karşı yöneltmeden sürdüremez. Başkaldırı, kendine yöneldiği müddetçe başkaldırıdır. Tabi sorun bununla da bitmiyor. Yaratılan biçimin içeriği ruhu nedir. Edebiyatta zaman zaman yakaladığım ironiyi, alayı, istihzayı, sarakayı, resimde yakalayabilmiş miyim diye düşündüğüm çok olmuştur.”[5]

Oruçoğlu’nun özgünlüğü konu seçiminde ve tablolarına verdiği adlardaki çarpıcılık nedeniyle dikkat çekicidir. Yaşamın değişik alanları, dünyanın kenarında kalmış sorunları onun tablolarında yer bulabilmektedir. Birinde yaşamın can damarı olan üretim olgusuna neşter atılırken bir başka tablosunda kadın sorununu, çocuk sömürüsünü, aşkı ve sınıf mücadelesini görürsünüz. Oruçoğlu’nun tablolarında gerillanın şafağına tanık olduğunuz gibi Ruhi Su’nun sazını, sözünü ve türkülerini dinleyebilirsiniz. Madenci ailesinin dramı yanında yoksul köylünün yaşamından kesitler de izleyebilirsiniz. Bu bağlamda “köylü ressamı” P. Bruegel’i anımsatır. Bruegel de çalışan, üreten kesimleri resme taşırken devrimci bir tutum almıştı. Oruçoğlu; dünyayı, insanı ve toplumu yalnız dikey planda ele almakla yetinmez yatay planda da arkeolojisini sürdürmektedir. İnsan ve toplumun derinlerine indikçe bugünkü insanla eski insan arasındaki sürekliliği ve kesintileri gösterir. Bu yüzden de onun resmilerinde Hititlerden Frigyalılara kadar birçok antik halklardan izler bulmam mümkün olmaktadır. Halk değerlerini roman, öykü ve destanlarına taşıdığı gibi tablolarına da taşımıştır. Baba İshak ve Şeyh Bedrettin gibi biçimleri resimlerine yansıtmaktadır. Son zamanlardaki eserlerinde ise ağır çalışma koşulları içindeki özellikle de madenkeşlerin biçimlerini göstermektedir. Bu tarz çalışmalarının temel yapısını oluşturmaktadır. Madenkeşlere bağlı olarak maden ocakları ve madenci aileleri de tablolarda mekan bulmaktadır. Çobanlar, keçiler, eşek ve sıpalar, at ve katırlar da estetik biçim kazanmaktadırlar.
Organik ve inorganik varlığa can verme, onlara duygu kazandırma yaklaşımını Oruçoğlu, romanlarında olduğu gibi resimlerinde de sürdürmektedir. Bu çerçevede bakıldığında sanatçının düşünce ufukları en eski çağlara kadar gerilere gider. Canlıcılık (animizm) düşüncesi,pirimitif diyebileceğimiz sanatın da sorunsalı idi. Oruçoğlu’nun resimlerindeki gözlerin hakimiyeti başka nasıl açıklanabilir? Adeta gözsüz figür çizemiyor ressam. Varlık mı bize bakıyor biz mi varlığa bakıyoruz, belli değil. Antikçağ filozofu Empedokles’in varlığa bakışını anımsatıyor bu tarz resimler. Filozof varlığın görme özelliğinden söz etmişti. Şimdi benzer düşüncenin resme yansımasını izliyoruz. Işıltılar adlı sergide (1-10 Şubat 2015, Yunus Emre Kültür Merkezi, İst) yer alan resimlerin tüme yakınında gözün egemenliği izlenmektedir. Göz, insanın kimliğini ve kişiliğini yansıtması bakımından son derece kritik bir organdır. Estetik bilimi açısından da üzerinde durmayı gerektirir. Zira estetik ürünlerin algılanması için kulakla birlikte göz, merkezi bir konum işgal etmektedir. Oruçoğlu’nun resimlerindeki gözlere baktığınızda onların -büyük oranda- gülmediklerini görürsünüz. Bu resimlere baktığınızda, gülmeyen gözlere bakarsınız ve siz de gülmezsiniz. Oysa Oruçoğlu, romanlarında güldürmeyen, neşesiz hatta trajik biçimler kurmuş olduğunda bile okuru güldüren bir yazardır.
Peki, göz neden gülmüyor? Bu sorunun yanıtını aramadan belirtmek gerekir ki, ressamın tablolarında yer alan gözlerin güldüğünü iddia eden izleyiciler de çıkacaktır. Kimi izleyiciler açısından, tabir yerindeyse, gözün içindeki ya da arkasındaki göz gülümsemektedir. Buna göre onun resimlerindeki gözleri iç göz ve dış göz olmak üzere ikiye ayırmak gerekebilir. Bu anlamaya göre önemli olan bize bakan gözün niteliği değil iç gözün niteliğidir. İç gözün önemi yanında tablolardaki gözlerin duruşu, görünüşü ve bakışı da üzerinde durmayı gerektirir. Görüş açısı yanında bakışlardaki keskinliğin derecesi de analiz edilmelidir. “Üretim” adlı tabloda izlediğimiz Yılmaz Güney, nereye bakmaktadır? Geçmişte mi kalmış aktörün ilgisi? Şimdiye yönelmiş olabilir mi dersiniz? Görünürde ileriye bakmaktadır. İleride ne görmektedir Güney? O bakışlar; iyi, güzel ve eşitlikçi bir dünya gördüklerinden emin midirler?Sorular çoğaltılabilir.
Yazının devamı derginin web sitesinden izlenebilir..