ELEKTRA Ümran Düşünse

Kapıyı bulduğunda sağ eliyle alnına şaplak atıp aşağıya doğru sıvazladı. Yine salak tarafına denk gelmişti işte. Aslında taştan oyulmuş evin kapısından bakıyordu Elektra. Evin içine gizlemişti saçlarını. Kapıdan girmek imkânsızdı, yüzüyle kesmişti yolu.
Kapı zili çaldı. Taştan evde zil aradı gözleri hızlıca; yoktu. Ses ısrarla tekrarlanınca fark edebildi kendi kapısının çaldığını ancak. Altına aldığı sağ ayağını indirip terliğini buldu, giydi.
Epeydir kapıyı “kim o? diye sormadan, tanıdık bir cevap almadan açmıyordu.
Bir süre ses gelmedi dışarıdan. Yeniden Elektra'ya gitmek için sırtını kapıya dönmüştü ki, gırtlağı yırtıp çıkartılan “Ö” sesini duyup açtı kapıyı.
Ömer!
Kapı aralığından anlaşamayacaklarını hatırlayıp, “buyur, gel içeri,” dedi kenara çekilip. Dışarıda çıkarttığı ayakkabıları içeri alırken fark etti bağlarının renk, doku farkını. Sağ tekininki de diğerinden kısaydı hem ve üstteki delikler şaşkın iki kara göz misali bakıyordu.
Kapıdan salona girmesi bile yaşadıkları şehrin hızına tezattı Ömer'in. Nedenini bildiğinden onu izlerken içinde derin, yaygın, parmağıyla “şurası” diyemeyeceği bir yer sızım sızım sızladı. Aklına üşüşen sorular da kesmedi sızısını.
Evi nasıl buldun?”
“Hü se yin den.
 akşam üstüne döndü gerisin geri. Hüseyin’in masaya uğrayıp sigara istediği geldi aklına. Sadece o biliyordu evinin adresini.
Roj satır kıyması iriliğinde doğradığı tavuk butunu iki dakikada yalayıp yutmuş, buzdolabının önüne upuzun uzanmıştı yine. “Göbeğimi okşamana izin veriyorum ama karşılığında daha fazla tavuk isterim haberin olsun Mehmet” yatışıydı bu, öğrenmişti artık. Gece vardiyasında olduğu zamanlar daha fazla özlediğini hissetti kendisini. Sol gözü olmadığından hinlik tek gözünden fışkırıyordu. Neyse ki yalanmaktan umudu kesmiş o da yalayarak uyandırmaktan vazgeçmişti artık. O günün akşamıydı işte, Tahir Elçi'nin öldürülmesinin bir gün öncesiydi. Roj uyutmayınca erken çıkmış, mesai saatini her zaman oturduğu çay ocağının bahçesinde beklerken gözüne ilişmişti adam. Daha önce de uzaktan bir kaç defa görmüş hareketlerinin yavaşlığı dikkatini çekmişti. Masaya doğru yalpalayarak, ayaklarını sürüyerek geldiğini fark edince gazeteleri katladı, üst üste koyup yer açtı.
O tu ra bi lir mi yim?
Karşısındaki sandalyeyi işaret edip “buyur, otur” dedi Mehmet.
“Çay?”
Adam başıyla “evet” işareti yapınca hemen seslendi, “İki çay rica edelim.” Sigara çıkartıp uzattı sonra.
Sarmadır ama.
Adam, sağ elini güçlükle göğsüne koyup başını hafifçe eğdi, epeyce uğraştıktan sonra cebinden sigara paketini çıkarttı.
“Adım Mehmet, seninki?
Ö mer.
Çakmak aramaya başladığını fark edip sigarasını yaktı adamın. Gözlerine takıldı, çok güzeldi. Rengi, biçimi, ışıltısı falan değil, konuşması güzeldi. Dillendiriyordu basbaya yüreğini. Çayyolu’ndaki Rafet’ten sonra onun da gözlerinin fotoğrafını çekti hafızasının deklanşörüne basıp.
Ellerindeki kaba titremeyle, uzanıp Mehmet’in tabakanın üstüne bıraktığı çakmağı alıp incelemeye başladı o ara.
Böy le çak ma ğım ol sun is ter dim.”
*
Çakmağı orta sehpanın üzerine bıraktı Ömer.
Ma sa da u nut muş sun da.
Unutmadım. O çakmak senin.”
İkinci defadır yerle gök arasında sıkıştığını hissetti. İki liraya aldığı sıradan bir çakmaktı oysa. Ömer’in gözlerindeki konuşmayı dinledikten sonra yer de gök de hızlıca ayrıldı birbirlerinden. Soluklandı Mehmet.
Ben gi de yim o za man.
Kapı ardından kapanasıya kadar Ömer’in bahçede anlattıkları geçti hızlıca aklından.
Bingöl: Hücre. İşkence…
Ayakkabı bağları da anlatmadıklarını anlatmıştı uzun uzadıya az önce.
Roj çıktı geldi bir yerlerden. Tek gözüyle başını hafif sağa eğip baktı önce sonra sanki eve kimse gelmemiş gibi kaldığı yerden devam etti: Buzdolabının önüne uzanıp göbeğini açtı. Hiç inatlaşacak hali yoktu Mehmet’in. Tavuğu çıkarttı, ılınsın diye çaydanlıktan sıcak su döktü üstüne ve yere bıraktı.
Doğrulduğunda bilgisayar ekranındaki Elektra ile göz göze geldi. Yüzünün yarısındaki kadını, hüznü, gözyaşını, diğer yarısındaki adamı o an fark etti. Anasıyla babası düştü aklına. Ne babası anasının üstüne gül koklamış ne de anasının gözü başkasına değmişti. O kadar uzaktı Elektra gerçeğine de.
Sonunda girmeyi başarmıştı taş evin penceresinden içeriye.
Ömer yarın erken gelecekti çay ocağına, öyle demişti giderken. Tabağındaki tavuğu silip süpüren Roj saldırıp saldırmama kararsızlığında izliyordu karşıdan. Kanepeye uzandı Mehmet. Kitabını alıp kıvırdığı sayfayı buldu.
Roj bir sıçrayışta başını koyduğu yastığa ulaşıp yüzünü yalamaya başladı yeniden.
Hiç uğraşma Roj, ben seni yalamayacağım.
Image”a tıklayıp “resize”ı seçti. Açılan pencerede “resolution”ı 72'den 300'e çıkartıp genişlik ve yükseklik ölçülerine baktı. Yetersiz geldi. 400'de karar kıldı. 20,5x30 ebadına ulaşmıştı resim. Yüzde yüz büyütüp ayrıntıları inceledi ekrandan. Daha fazla büyütürse keskinliğin bozulabileceğini düşünüp kaydetti.
Dosya adı: Elektra
Kayıt türü: JPEG
Baskıya yollayabilirdi artık.
Muzaffer Oruçoğlu'nun sergisinde görmüştü ilk bu resmi. Elektra'nın taştan saçlarının sağ altındaki oyuk durduvermişti “zınk” diye. Saçları ortadan, yandan ayrılmamış, arkaya da taranmamıştı. Taşı hangi tarağın dişi tarardı acaba? Fotoğrafın içine sağ ya da sol alt köşesinden girilir diye belletilmişti ya, bu defa öyle olmamıştı işte. Ortaya yakın o delik ısrarla davet etmişti.
Saçın penceresi varsa kapısı da olmalıydı!