Çağımızın Papirusçusu İbrahim EKİNCİ

Muzaffer Oruçoğlu’nun resimleri hakkında yazmak benim için zor. Bir eleştirmen değilim. Yanlış şeyler söylemek istemem. Ama hislerimi, resimlerin bende yarattığı izlenimleri, duyguları yazabilirim. Bunlar, belki bir bakış açısı olarak değer taşıyabilir

Onun resmi, tekniğin yeni ve modern ifade imkanlarıyla derinleştirilmiş bir mağara resmi gibi. Günü karşılıyor, günümüz insan dertlerini karşılıyor ama bütün bilgeler gibi sözünü durmadan damıtan, öze – töze inen ve tam da bu serüvenin götürdüğü yerde süsten soyunarak, fazladan arınarak mağara resminin sadeliğine yaklaşıyor. Antik çizgiler taşıyor. “Fırın İşçisi” tablosuna bakınca! O Ayakları bir yerden hatırlıyorum. Hitit, Pers taş oymalarından, özellikle Mısır papiruslarından... Oruçoğlu, aslında günümüzün papirusçusu. Bu sözleri yazarken, kalkıp, evimdeki Ramsesler, Tutankamonlar, firavunlar zamanı Mısır’ının hikayelerini anlatan papiruslara baktım. Günümüzün dertlerini anlatmak için dört bin yıl öncesinden laf aramak bu olsa gerek.
Bir başka şey…
Oruçoğlu, bana sanki, “hiçbir göründüğü gibi değildir” ya da hiç olmazsa “bazı şeyler göründüğü gibi değildir” demek istiyor gibi gelir. Resmindeki“yüzler”de ifade her zaman yüklü ve vurguludur. Yüzlerin içinden yüzler çıkar. Yüzler, yüz olmanın dışındaki ifadeleri de toplar, bir manzaranın içinde durur. Biçimlerin izini sürüyor gibi. Bir kas, birdamar bitmesi gereken yerde bitmez de başka bir yere, başka bir biçimin içine yürür.
Ben Muzaffer’in en çok “hayvanlı insanlı” resimlerini seviyorum. Onlarda doğayı çiziyor. İnsanla hayvan arasındaki ilişkide muhabbete katılıyor. Bende iki tablosu var. “Keçili Kadın” ve “Hoca’yla Eşeği” diyorum ben onlara. Resimde kadın biraz keçi, keçi biraz kadın. Hoca biraz eşek, eşek biraz hoca. Aralarındaki derin bağ, muhabbet tesadüfi değil. Biraz aynılar sanki. Hoca’yla Eşeği’ne bakarsanız, dünyanın bütün eşeklerine saygınız artar. Keçili Kadın’daki keçiye bakarsanız, dünyanın bütün keçilerine saygınız artar. O gün yolda görecek olsanız, o keçiyle tanışmak, dost olmak istersiniz. Bu resimler, bana kalırsa, insanı silkeleyerek aslına çağıran resimler. Tüketim çılgınlığına çatmak istediğimde ukala bir aforizmam var: “İnsana ne lazımdır? Su’dan, havadan, topraktan başka ne lazımdır? Gerisi olmasa da olmaz mı?” derim. O yüzden Muzafferin bu tür resimlerini çok tutuyorum. Bana, bütün gereksiz şeyleri atmayı öneriyorlar gibi geliyorlar.
En çok hayvanlı insanlı resimlerinde olmak üzere, bütün resimlerinde insan ve diğer şeylerin ortak çizgilerini, içiçeliğini, aynılığını vermek istiyor. Bu sergide yer alan “Bilge Adam” tablosuna bakın. Ama en çarpıcı hali “Gerilla Gecesi” tablosunda... Ağacın gerillayla, kazla, atla kaynaşması,birliği; kazın gerillayla, ağaç ve atla; her birinin diğer üçüyle birliği… Çizgi, duygu ve hayat bütünlüğü olarak birlikleri.
Bu “birliği” başka resimlerinde, başka şekilde vurguladığını görüyorum. Birçok farklı şeyden alınmış parçaların, bir pazılın parçaları gibi birleşerek başka bir bütünlük ortaya çıkarmaları şeklinde. Hem farklılık var hem başka anlamlar kurmak üzere birleşmek. “Bilge Adam” tablosu böyle.
Dikkat” tablosunda mesela... Tabloda iki temel figür var. İkisi de ‘dikkat’ ediyor. Fakat sadece dikkat etmekte benzeşmiyorlar. Birbirlerine benziyorlar. “Merak” tablosu da aynı... Birbirine benzeyen, birbirinden çizgiler almış iki yüz. Bir insan, biri at. İkisi de merak ediyor. Metal bakışlı bir adam.Bir metal arka plan üzerinde, bir bronz kaideye dikilmiş gibi durur mesela. “Açlık” tablosundaki boş çanakla, aç insan…
Arayışı nerde ortaya çıkıyor?
Biçimleri uzatıyor, aktıkları yönde bırakıyor onları. Nereye varacaklarını pek merak ediyor. “Ali Dayı” tablosunda, Ali Dayı’nın bütün uzuvları dağıtılıp yeniden; imajının başka bir kuvvetli anlamı üzerinde yeniden kurulmuş. “İhtiyar” tablosu da öyle, ihtiyarın sakalı, yüzü ve ruhunun izleri sürülmüş, yayılmış... İhtiyar başka bir gerçeklik üzerine yatırılarak, bir de böyle bakın denilmiş.
Ana” tablosunda mesela... Şapkasız peri bacaları!Memeye uzanan taş ağızlar. Bir şekilde somutlamaya, eğri büğrülüklerini düzeltip bir şeye benzetmeye çalışmıyorum... Hayatın içinde var bu resimler. Heykelle ilgili bir tanım hatırlıyorum... “Heykel bir malzemede, bir taşta,mermer blokta, kütükte fazlalıkları atarak onun içindeki figürü ortaya çıkarmaktır” gibi bir tanımdı. Muzaffer’in resimleri tersini yapıyor. “Fazlalıkları” geri çağırıyor. Bazen de biçimleri büyük bir merakla azıcık tavaladığını, “Malenesi” tablosunda en çarpıcı şekilde gördüğümüz gibibiraz erittiğini, sonra dondurarak bizi bir bulmacaya çağırdığını; “Bu aslında...” diye başlayan bir hikaye anlatmak istediğini düşündürüyor. Başka bir şey!.. Hep başka bir şey!.. Çelişkiler, farklılıklar, aynılıklar üzerine çalışıyor.
Muzaffer Oruçoğlu, bu resimlerinde de ilgi duyduğu hayatlar, üreten hayatlar üzerinde durmaya devam ediyor. Emekçileri anlatıyor. Hayatın çilesini, zalimliğini, insan ruhunu nasıl parçaladığını anlatıyor. Resimlerinde pek mutlu ifadeler yok, üç günlük dünyanın gereksiz eziyetlerine tepki var. Kazma tablosu bunu çok duyumsatıyor. Kulübe tablosu da öyle.
Teknik olarak farklılaşan birkaç tablo da var... Sara, Elveda, bir ölçüde Kulübe ve Netameli isimli tablolar farklı. Ama sonuçta Oruçoğlu, malzemede devrimci, üretimde devrimci, beylik biçimlere "başkaldıran" anlayışıyla ifadede devrimci... Üzeri şiirli tabloları var. “Unutmak” tablosu mesela. Benzersizdir! Benzersizliği zaten bir başkaldırıdır. Yalnızca dış dünyaya, yerleşmiş algılara, kurumlara değil, aynı zamanda tekniğe de bir başkaldırı olduğu söylenebilir. 
Özgündür. Farklı bir dille, kendi diliyle konuşur.