BİR VİCDANIN SESİ: MUZAFFER ORUÇOĞLU Ahmet Telli

Muzaffer Oruçoğlu hakkında bir yazı istenince önce ılık bir sevinç aktı içime. Onun için yazmak, devraldığımızı düşündüğümüz devrimci vicdanı, arkadaşlığı, yoldaşlığı, dayanışma ve direnme kültürünü bir kez daha dile getirmekti çünkü. Unutulmaya yüz tutmuş yahut tozlanmaya bırakılmış bu yaşam anlayışını yeniden ışıklandırmak demekti. Emeğin “yüce değer” olduğu itelenip inanç, mezhep, tarikat serbestliklerinin özgürlük yerine ikame edildiği bu zamanlarda Muzaffer Oruçoğlu’ndan sözetmek, maziyi hatırlayıp âtiye dair umutları paylaşmak anlamına da gelir. Belki 15-16 Haziran eyleminin haysiyetinin Gezi İsyanı ile sürdüğünden konu açılabilirdi.
Muzaffer’le sohbet edermiş gibi bir yazı tasarlamıştım başlangıçta. Fakat zihnimde bir karıncalanma, dudaklarımda seğirme belirdi. Gündüz kâbusu böyle bir şeydi galiba. Tasarladığım soruları soramıyor, cevaplarını da Oruçoğlu’nun kitaplarından altını çizdiğim cümle ya da paragraflarla oluşturamıyordum. Oysa kalemi elime alıncaya kadar sorular hazırdı, Muzaffer’den yapacağım alıntılar zaten kâğıda dökülmüştü. Masaya oturduğumda tuhaf bir bocalama geçirdim.
Niye mi bocalıyordum? Nedeni şu: Yazıya başlarken karşımdaki televizyonu açma gafletinde bulundum. Yabancı bir televizyon kanalıydı galiba. Son günlerde Cizre, Silopi, Nusaybin, Sur’da yaşananları gösteriyordu kanal. Bu kentler bir vahşet çemberi altında yakılıp yıkılıyordu. Devlet daima devletti ama, bu kez tarifi mümkün olmayan bir gaddarlık, bir hoyratlık içindeydi. Kürt illeri cehenneme döndürülmüştü. Canım yanıyordu izlerken; hiçbir şey yapamamanın kederi, çaresizlik olup midemde yanmalara yol açıyordu.
Kalemi bırakıp volta atıyorum salonda. Pencereden dışarı bakıyorum, dışarısı olduğundan daha sisli, bulanık… Aklımın bir ucunda da yazılacak yazı. Yazı için kurduğum plan işlemiyor. Ağzım keçeleşmiş, zihnim kekeme.
2015 bizler için bir kâbus yılı oldu. Suruç’tan sözetmek istiyordum Muzaffer’e. Evlerine konuk olduğum Çerkes ailesinden anne-oğul, Ferdane ile Nartan Suruç’ta katledildi. Soracaktım Muzaffer’e, böyle bir travmadan sonra nasıl yazabiliyorsun ya da yazabiliyor musun? Nartan’ın, biz balkonda otururken dışarıdan geldiğini, sanki evin konuğu değil de kendilerinden biriymişim gibi sarılışını ve gülümseyişini heykeline işleyebilir misin, diyecektim. Böylesi anlarda sanatçı soğukkanlılığını nasıl koruyorsun diye soracaktım.
Sonra 10 Ekim. Ankara Garı’nın önü. Her mitingte olduğu gibi biz de eski Töb-Derliler Olgunlaşma’nın önünde buluşup mitinge dahil olacağız. Yürüyüş mesafesinde iniyorum otobüsten. Birden o dehşet ânı. Demokrasi ve barış duygusuyla gelen onbinler… Gençler halay çekiyorlardı o anda, hayatın hem dahilindeydiler hem de müdahiliydiler.
Susuyorum…
Sevgili Muzaffer, diyorum şimdi, bu kâbus nasıl yazılır söyle bana. Dinmeyen bir sızı, yazıya, şiire, öyküye, heykele nasıl geçirilir?
2006’da Avustralya’ya geldiğimde ziyaret etmiştim seni. Çalışma mekânın gözümün önünde. Resimler, heykeller, kitaplar… Bunca kitabı, resmi, heykeli, yolculukları, konferansları nasıl sığdırdın yaşamına? Bu enerji nerden geliyor? Hâlâ şaşırıyorum doğrusu.
Armağan ettiğin “Çokkültürlülük” adlı resmin karşımda. Doğanın içindeki cümle yaratıklar ve doğa renk bütünlüğü içinde kardeşçe yaşıyorlar. Hepsi kendi sesiyle, rengiyle…
Kasım seçimlerinden sonra ne düşündüğünü soracaktım yazının bir yerinde. Cevabını Denemeler’den yapacağım şu alıntıda buluyorum galiba;
“Bize iki yol kalıyor tabi, ya bu yığınların arasında bağırıp dayak yemek ya da susup delirmek. Ben dayak yemekten yanayım. Devrim zaten mevcut sistemi dayakla devirme demektir. Bırakalım sistemin dayağını, kendi halkının dayağını yemeyen bir devrim var mı tarihte? Gelin şu meydanda bir miting yapalım diyorsun, beş-on kişinin dışında kimse gelmiyor. Alın size devrimin halktan yediği dayağa bir örnek. Asya için diyemem ama Batıda yığınların dayağı oldukça güçlüdür. Tüm komünist partileri, kitle dayağı yiye yiye incir çekirdeğine girdiler. Şairin deyimiyle, bir varmış bir yokmuş oldular doğrusu. Tanrı, devrimleri, zulme dönüşen kitle dayaklarından korusun. Özellikle işçi dayağından.”*
Muzaffer Oruçoğlu hakkında yazı istenince ılık bir sevinç aktı içime. Hâlâ içimde tutuyorum bu sevinci. Onun enerjisi, sanat çalışmaları bana yaşama sevinci ve direnme gücü veriyor. O artık sadece bir sanatçı değil, bir vicdanın yaşayan sesidir.
Duyabilene…