Epistemolojik Kopuş Açısından MUZAFFER ORUÇOĞLU’NUN SANATI Arif Arslan ..

Türkiye kültür sanatının, mevcut siyasal hegemonyadan bağımsız olduğu söylenemez. Bu hegemonya şemsiyesinin altına giremeyen birçok değerli sanatçı ve eser olduğu da bir realitedir. Öyle görülüyor ki bu müstesna isimlerden biri de Muzaffer Oruçoğlu’dur. Felsefeci-yazar Mehmet Akkaya’nın, Epistemolojik Kopuş adını verdiği kitabı, Muzaffer Oruçoğlu’nun (ben Muzo diyeceğim) değerini teslim etmeye kalkışan bir çalışma. Kitabın alt başlığında “Sanat ve Politikada; Bilim ve Felsefede; Roman, Resim ve Şiirde Kopuşa Doğru: Muzaffer Oruçoğlu” ifadesi yer alıyor.

Bu alt başlık kitabın çerçevesinin genişliğini de çizmiş durumda. Sanat, politika, bilim ve felsefe gibi önemli bilgi alanlarının birlikte işletilmesi, Muzo’nun yapıtlarının özgün yaratılarla bu alanlara dokunmasından kaynaklanır. Bu dokunuşlar, Türkiye düşüncesi açısından estetik ve politik bir kopuşun gerçekleştiği düşünülerek “epistemolojik kopuş” kavramı, incelemenin adı olarak kullanılmış.
Muzo’nun romanları tarihsel (Dersim, Grizu I-II-III-IV, Newroz, Gül Demir ve Çığlık), felsefi (Filozof), mitolojik (Uçurum Geyikleri, Baba İshak, Mavi Munzur Masalları), antropolojik (Brunswick Delileri), sosyolojik (Tohum), evrensel (Kangurular, Çıplak ve Özgür) konuları ele almıştır. Bu kaba sınıflama elbette ki eserlerin gerçek sınırı değildir; neredeyse bütün yapıtlarda temel insani meseleler bir şekilde ele alınmıştır.
Muzo’nun şiir, deneme ve resimlerinin de öteki eserleriyle bütünleyici ve tematik süreklilik içinde, özgün bir tarzla oluşturulduğu Akkaya tarafından belirlenmiş durumda. Eserlerin tematik ilişkiselliği yanında; folklorik malzemelerle zenginleştirilmiş şiirsel, öyküsel ve masalsı dilin bütünlüğü de söz konusudur. Ayrıca, Epistemolojik Kopuş’un vurguladığı gibi Muzo, tarihsel toplumsal yaşamın itici gücünü, sınıf mücadelesi gibi temel dinamiklerin haricine doğru da genişletmiştir. Örneğin kadın ve erkek ilişkilerini kristalize eden aşk-nefret diyalektiği, bu itici güçlerden biridir (s.283).
Eserlerin içeriğine burada, tek tek değinmek mümkün olamayacağından, en kapsamlı şekilde Türkiye yakın tarihini sorunsallaştırması bakımından Grizu seri romanlarına değinmenin, Muzo’nun düşünce dünyasını tanıtacağı ve Akkaya’nın çalışmasının önemini görmemizi sağlayacağı kanısındayım.
Grizu, maden ocakları ve çevresinde Osmanlı’dan beri gelen sınıf mücadelesini, tarihsel-toplumsal ilgileriyle birlikte ele alan bir roman serisi. Kapitalistleşme süreci içerisinde değişen ekonomik ilişkiler, çatışmalar ve değişen toplumsallık, işçi ve sermaye sınıfından temsili karakterler aracılığıyla romanda yaşantılanmıştır. Akkaya’ya göre, Muzo Grizu’yla birlikte Türk romanını sahaya indirmiş, “burjuva kültürüne karşı emekçi kültürü önermiştir” (s.159).
Grizu’nun ilk kitabında Zonguldak’ın köylüleri, sermayenin ilkel birikim sürecinde, kendilerini birdenbire maden ocaklarında işçi olarak bulmuşlardır. Romanda Osmanlı döneminde alt sınıfların ekonomik ve siyasal durumu, dram yüklü aşk ve sosyal yaşamları yerel ve geleneksel motiflerle çözümlenmiştir.
İkinci kitapta ise bir aile tarihi etrafında şekillenen roman, Muzo’nun birkaç eserinde daha değindiği, aile kurumuna yönelik eleştirilerini de içermektedir. Yine bu romanda Neşat ve Hızır adlı karakterlerin yaşamı ve toplumsal ilişkileri aracılığıyla bir din eleştirisi de öne çıkar.
Üçüncü kitaptaysa tarihsel gerçekliğe uygun olarak, kapitalizmin başka bir aşaması sayılan sermayenin emperyalistleşmesi süreci öne çıkıyor. Siyasal ve ekonomik krizler sömürünün artmasına, bu da işçi direnişlerinin ivmelenmesine neden oluyor. Tüccarlar, tefeciler ortaya çıkıyor; İttihat ve Terakki’nin “milli iktisat” anlayışı neticesinde Ermeni ve Rum azınlıkların ellerindeki işletmeler el değiştirmeye başlıyor. Osmanlı devletinin çöküşü ve yeni meclisin açılışıyla bitiyor üçüncü Grizu.
Dördüncü Grizu ise İkinci Dünya Savaşı yıllarının tarihselliğinde geçiyor. Zonguldak yöresiyle ilişkisi de II. Mükellefiyet Kanunları’yla dayatılan zorunlu çalışma tarzıyla kuruluyor. Savaşın acı yüzü yoksulların yaşamını alt üst ediyor; insanlar ya asker ya da madenci olarak zor gücüyle ölüme gönderiliyor. Köylüler angarya çalışmayı istemeyip madenlerden firar ediyorlar; yakalandıklarında da çeşitli işkencelere maruz kalıyorlar. Selma karakterinin etrafında ise sistemle baş edemeyenlerin çaresiz protestosu olarak intihar olgusuna değiniliyor; romanda çareyi intiharda bulanların sayısı az değildir.
Bilindiği gibi Durkheim, intiharın bireysel bir olgu olmayıp toplumsal olduğuna değinmiştir. Akkaya da, Muzo’nun intihara yüklediği anlamı, Marx’ın dine bakışıyla benzeştiriyor: “Sistemle baş edemeyen insanın sığındığı, çare aradığı bir limandır, afyondur.” (s.287). Grizu IV’ün temel niteliklerinden biri de ana öykünün yanı sıra yan öykücüklere başvurulması sayılmalıdır; böylece ana öykü kesintiye uğratılarak dram geleneğindeki özdeşlik kırılmış olur. Sanatta özdeşliğin kırılması ve yadırgatma, Marksist estetiğin önemli bir ekolü olan Brechtyen tarzın katkısıdır. Bu bakımdan Akkaya, Grizu IV’ün modern romanla ilgisini kurmakla haklıdır.

Muzo’nun estetik anlayışının bütününde sosyal yaşam ve ekonomik olguların başat unsurlar olduğunu belirtmek gerekiyor. Farklı sanat dallarında oluşturduğu yapıtlarla kapitalizmin tahrip ettiği yaşamı, çeşitli motiflerle ve toplumun farklı kesimlerinden figürlerle ele almıştır. Akkaya’nın da belirttiği gibi Muzo’nun siyasal bildirisi eserlerine gömülüdür. Bu bildiri, “kurtuluşun kitlelerle gerçekleşeceği” tezini içerdiği gibi, ona farklı sınıf, küme ve katmanların taleplerinin eklenmesi gerektiğidir. Muzaffer Oruçoğlu’nun gömüsünü Epistemolojik Kopuş çalışmasıyla Mehmet Akkaya’nın kazdığını ve gün ışığına çıkardığını görüyoruz. Ümit ederiz ki ziyaretçisi çok olur!