Bir Maden Romanı Grizu Yaser Günday

Bir Maden Romanı GrizuMaden emekçilerinin korkulu rüyası “Grizu”, bu kez bir romanın adı olmuş, Muzaffer ORUÇOĞLU’nun satırlarıyla. Grizu’nun 1.cildi Nisan 2005’te, 2.cildi Nisan 2006’da Kardelen Yayımcılık, 3.cildi Mayıs 2007’de Ba- bek Yayın tarafından okurlara sunulmuş. Yazar 4.cildi de 2008’de çıkarmayı tasarlıyor.Oruçoğlu Grizu’da da, yaratımlarını doğal zenginlik- lere odaklamakla kalmaz, engin bir doğa sevgisini de ta- şır; öyle ki, uğursuzluğu neredeyse toplumsal kabul görmüş baykuşa bile sevgiyle yaklaşır -“Ona karanlığın dili diyenler vardı. Pişman olmuş kötü ruh diyenler de vardı. Ama karanlığın beslediği sessizliği, sesiyle hançer gibi yırtan tek kuş ta oydu. Bir baykuş olmak, karanlığın bağrında ötmek kötümüydü? madenkeşlerin dinlenme  anında, sırtında yükle bekletilen katırın acısını da duyumsatır bize, öküzlerin içlerine akıttıkları gözyaşlarını “Hayvan milleti konuşsaydı, biz bu kadar hayvanlaşmazdık.” der ve karıncaların kolektif çalışma sürecini de anlatır. Yazar, doğa betimlemeleriyle sosyal olaylar ve gelişmeler arasında bağlantı ve benzeştirme yolunu da kullanarakÇALIŞMA ORTAMI olanabilmektedir. Örneğin, gün ışığının doğada yol açtığı canlanmanın betimlenmesinden, işçilerdeki uyanışla greve gidişlerinin anlatımına geçiverir.Grizu, bireylerin salt iç dünyalarına dönük bir yapıt değil; toplumsal-tarihsel bir izlence diyebiliriz; 19. Yüzyılda, Osmanlı döneminde başlayan, Zonguldak maden havzasının izlencesi. Evet, Grizu romanı, Zonguldak maden havzası- nı anlatır ve daha havzaya ilk kazma vuruşuyla başlar ve Havzada yaşanan tüm gelişmeleri kapsar -yayınlanan son (üçüncü) cilt, Cumhuriyet dönemine kadar gelir ve belki de dördüncü ciltte günümüze ulaşacak-. Bu bakımdan, Grizu’ya tarihsel bir roman da diyebiliriz; Böyle bir roman yazımını gerçekleştirmek için, yazarın Havzanın tarihine ilişkin ol- dukça kapsamlı bir araştırma yaptığı an- laşılıyor. Bu süreç içerisinde, Havzada ya- şanan hemen hemen tüm olaylar ve geliş- meler, bir tarih dersi söylemine düşmeden, romanda somutlanarak işlenir.Tarih içerikli sanat ürünlerin, toplumsal bellek oluşumuna katkısı bakımından top- lumsal bilinçte özel bir önemi vardır. So- mutlamaya dayalı sanat ürünleri, düşünsel sürecin “somuttan soyuta” işleyişine denk düşmesi temelinde, kuramsal yapıtlara Mayıs - Haziran 2008 17 Kitap Tanıtımı göre daha anlaşılabilir bir nitelik taşımaktadır. Günübirlik yaşam tarzına sokularak “belleksizleşme” sürecine uğra- tılmak istenen günümüz toplumunda, Grizu ve benzeri ya- pıtlara gereksinim bulunmaktadır. Elbette ki, tarih bilinci, geleceği belirleyebilmenin en temel gereklerinden birisidir.Toplumcu bir sanat yapıtı olarak Grizu, tarihsel süreci işlerken, “sıradan” insanların yaşamları üzerinden yansıtır ve bu bakımdan da tarihsel süreci “kahramanlar tarihi”ne indirgemekten uzak durur. Grizu romanın baş kişileri, Zon- guldak Havzasının madenkeşleridir. Bu yönüyle, ülkemiz edebiyatında çok az bulunan “işçi edebiyatı” kapsamında görülmelidir. Grizu romanı bu bakımdan, Emile ZOLA’nın ünlü romanı “Tohum Yeşerince/ Germinal”i çağrıştırmakta- dır. Roman, bir madenci ailesinin yaşamı ekseninde geçer; Havzanın ilk kazmakeşlerinden Kör Cemal’in ve ailesi ile çevresindekiler, romanın asıl kişileridir. Bu çerçevede ma- denlerde çalışma biçimlerinden kadın-erkek ilişkilerine de- ğin yaşamın çeşitli alanları, içerisinde bulunulan toplumsal- tarihsel süreçle ilişkilendirilerek anlatılır.Grizu’nun tarihsel kapsamı, yalnızca Zonguldak hav- zası ile sınırlamaz; ülke tarihinin bölgeye yansımaların- dan yola çıkarak, bir bütün olarak toplumsal tarihimize ışık tutar. Emperyalizmin Osmanlı imparatorluğunu yarı- sömürgeleştirme süreci doğrultusunda, Havzadaki ma- denlerin işletmesinin yabancı şirketlere nasıl peşkeş çe- kildiğini anlatır.1.Emperyalist Paylaşım Savaşı yenilgisinin ardından başlayan işgal girişimlerinden uzak tutulmadığı- 18 ÇALIŞMA ORTAMI Mayıs - Haziran 2008 başta İtalyanlar olmak üzere işgalcilerin iştahını kabarttığını; maden yataklarından Fransızlar da vazgeç- meyi düşünmediğini ve madenler üzerinde emperyalistlerin yeni hak iddialarıyla yeni çelişkilere kaynaklık ettiğini söyler. İşgale karşı direnişte karar- lıkla yer alan işçilerin, Cumhuriyet dönemi sonrası hak arama çabaları da, romanda anlatılan konular içe- risinde.Kör Cemal ve oğlu Hurşit Havzada çalışmaya başla- dıklarında, madenlerde işçi olarak çalışmak üzere mülk- süzleşmiş işgücü bulunmadığından, münavebeli (dönü- şümlü) çalışma uygulanmakta; işçiler 15 gün madenlerde çalışmakta, diğer 15 günü de köylerinde geçirmektedirler. Romanda, münavebe yönteminin uygulanmasında or- taya çıkan adaletsizlikler bir bir ortaya konulur: Örneğin, ocak sahiplerinden “avanta” sağlayan köy muhtarlarının –Dilaver Paşa Nizamnamesi’nde 13 yaşından küçüklerin madenlerde çalıştırılması yasaklanmıştır-, 9-10 yaşındaki çocukları bile madenlerde çalışmaya gönderebilmektedir- ler. Yine madenlerin işletilmeye başlandığı ilk dönemlerde, ayni yöntemle ücretlerin ödenmesiyle işçilerin, her yönden nasıl “söğüşlenmek”te oldukları da sergilenir. Madenlerde uygulanan baskı ve şiddet, farklı zamanlarda farklı biçim- ler gösterse de, “çalışma disiplini” sağlamak için, maden işletmecilerinin vazgeçmedikleri bir yol olarak görünmek- tedir. Uygulanan “yevmiye” kesintileri de çok ileri ölçülere varmakta ve çoğu zaman “disiplin” boyutunu aşmakta; bu yol ve yöntemlerle işçilerin her türlü hak arama çabaları sindirilmektedir. Bu dönem, henüz madencilerin işçileşme süreçlerinin ilk başlarıdır ve “sınıfsal” özelliklerini henüz görmek olanaklı değildir. İlk madenkeşlerden Kör Cemal’in gösterdiği edilgin kişilik bir yana; romanda geçen önemli ki- şilerden birisi olan Devrekli Bayram’ın da, haksızlara karşı çıkışı sınıfsal olmaktan çok, bir bakıma “yiğitlik”tir. Bu yö- nüyle, yazarın “uvriyerizm”e (işçi dalkavukluğuna) düşme- diğini, toplumcu sanatta yaygın olarak karşılaşılan abartılı “işçi” tiplemesinden kaçındığını söyleyebiliriz.Havzada madencilik yaygınlaştıkça, işgücüne gerek- sinim de artış göstermiş, “münavebeli” yöntemi yetersiz kaldığında başka bölgelerden –Sivas, Dersim, Trabzon, vd.- işçi sağlanmış (1906), hatta bir dönem askerler bile madenlerde çalıştırılmıştır. Maden işçilerinin oluşumunda ortaya çıkan bu farklılaşmanın, “işçileşme” sürecinde ve çalışma ilişkilerinde de yeni gelişmelere yol açtığına ve “grev” gibi sınıf savaşımının geleneksel biçimlerinin ortaya çıkmaya başladığına tanık oluyoruz.Romanda, madenlerde geçen çalışma yaşamı bütün zorlukları ve tehlikeleri ile anlatılır. Özellikle, yapıta adını da veren ve yörede “körnefes” olarak adlandırılan “Grizu” belası, sık sık yaşanan göçükler ve yangınlar başlıca iş kazaları olarak karşılaşılırken; daha dokuz yaşında baba- sıyla birlikte madende çalışmaya başlayan Hurşit’te ortaya çıkan boğucu öksürükler, meslek hastalığı olarak akciğer toz hastalığını anlatmaktadır. Kitap Tanıtımı İşçi sağlığı ve güvenliği bakımından madenlerin taşıdıkları tüm bu tehlikeler, maden işletmecileri tarafından yalnızca bir kar-zarar sorununa indirgenmektedir: Örne- ğin göçük tehlikesine karşı daha sağlam bir tahkimat, daha fazla direk kullanılması, bu da maliyetlerin artması; ama göçükler de, iş gücü kaybı ve dolayısıyla zarar demekti. Havza’nın çalışma tarihinde önemli bir yer tutan Dilaver Paşa Nizamnamesi bile; “... havzayı idari, teknik ve iktisadi bakımdan düzene sokması, randımanı yükseltmesi..” amacıyla getirilmiştir.Roman’da, 1839’da kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin ilk mezunlarından Dr.Hüsnü Beyin havzada görev yaptığı aktarılırken, işçi sağlığıyla ilgili durum da gözler önüne serilmektedir. Yeterli ilaç ve donanımı bulunmayan Doktor, örneğin kırık-çıkıklar için hastayı sınıkçıya gönder-mekten başka umar bulamamaktadır. İş kazaları ve mes- lek hastalıklarında, üretime ve işçi sayısına bağlı olarak yaşanan yoğunlaşma, bölgeye bir hastane kurulmasını ge- rektirecek düzeye ulaşmış, ancak hastane için işçilerden “yevmiye” kesintisi yapılmak yoluna gidilmiştir.Madenlerde iş kazası tehlikesi altında işçileri çalıştır- mak için kullanılan yollardan birisi de “dinsel inançlar” ol- maktadır -ki bu yol işçileri çalışma sürecinin tüm olumsuz- luklarını kabullenmeleri için de genel olarak kullanılmak- tadır-. Ocak direklerine asılan Kuran-ı Kerim ve boyunlar takılan muskalara karşın yine de engellenemeyen yangın, göçük ve grizu patlamaları meydana geldiğinde de, işçiler şöyle bir söylemle karşılaşırlar: “Her madenkeş, Peygam- ber efendimizin gözünde ak donlu bir kâbe güvercinidir. Çıkardığınız her kömür parçasının, sevap hanenize altın har erle yazıldığından haberiniz var mı? Hal böyleyken, işin içine fesat girerse,  skü fücur girerse ne olur? Kömür tozu patlaması olur, göçük olur, körnefes olur, olur da olur.” Memduh Çavuş, yanmış tahkimat direkleri değiştirilmeden, göçük olabileceği çekincesiyle çalışmak istemeyen maden- keşler karşısında şöyle sürdürür: “Cennetin mübarek altın kapısı, itaat ve hizmet ibadetiyle açılır. Ocaklar sizin mihra- bınızdır. Dualarınızı çalışan kazmalarınızla okursunuz. Bu ocaklar ki, Peygamber efendimizin nurlu nazarı altındadır. O nazar en büyük emniyettir. Direk olsun olmasın, orda emniyet vardır...Oruçoğlu, Grizu’da yalnızca emek-sermaye çelişkilerini anlatmaz; kadın ve erkek çelişkisi de, insanlığın ezeli çeliş- kisi olarak işlenir. Yazar, romanda güçlü kadın kişiliklerine yer verirken, kadın-erkek ilişkilerinde erkek-egemen kültü- re karşı çıkış sergiler ve “sevgi”yle yoğrulmuş birlikteliklerin gelişmesine yönelik bir yaklaşım geliştirir. Bu yaklaşımla- rın, romanda özellikle “Zehra”nın kişiliğinde ve ilişkilerinde yoğunlaştığını görüyoruz.Oruçoğlu’nun romanı, dilsel bakımdan da dağarcığımı- zı zenginleştirmektedir. Özellikle belirtilmeli; halk deyişleri ve atasözlerinin özgün örnekleri, halkın bilgeliğinin kanıt- ları olarak, yerli yerinde kullanıma kavuşur ve sözsellikten yazınsallığa çıkarak kalıcılaşma olanağına kavuşturulur: “Ne günlere kaldık ey gazi hünkar, eşek silahtar oldu, kadı mühürdar”, “Kadını kökten, pekmezi küpten al.”, “Köseme- ni usta olan sürünün çobanı zengin olur.”, “Kara kışta kara serçe baharı bulmaz.” vd...Muzaffer Oruçoğlu çok yönlü bir sanatçı. Madenciler, O’nun için, yal- nızca romanın kahramanı olarak kal- mazlar, “Sevdalı Kız” öykülerininde de yer aldıkları gibi; sanatçının resim ve heykellerinde de canlandırılırlar.Romanın en önemli konuların- dan birisi de, “sınıf savaşımında şid- det” konusuna ilişkin ortaya konulan yaklaşımdır. Devletin kolluk güçleri, madende çalışma mükelle yetinden kaçanların peşine düşer ve bu ka- çaklar cezalandırılır. Bunun dışında, yevmiyeleri ödenmeyen madenkeş- ler çalışmayı reddettiklerinde karşı- larında, maden idaresinin çavuşları etkili olamayınca, kolluk güçlerini bulurlar ve usulünce(!) haklarından gelinir. Ereğli Maden Şirketi’ni bas- tıklarında da işçilerin karşısına kolluk kuvvetleri çıkar, ancak işçilerin gösterdiği kitlesel kararlılık üzerine geri çekilir. Bunun dışında maden idaresinin işçi- lere yoğun bir biçimde baskı ve şiddet uyguladığına tanık oluyoruz. İşçilerin hak arama savaşımını giderek örgütlü- lüğe dönüştürmeye başlaması karşısında, maden sahipleri işçi önderlerine yönelik şiddet uygulayarak yıldırmaya ça- lışırlar. Dayaktan adam sakatlamaya ve öldürmeye kadar varan bir şiddettir bu.Muzaffer Oruçoğlu, Grizu romanlarıyla bu yönde önem- li bir yapıt ortaya koymaktadır. Geride yapılacak daha çok iş bulunmaktadır; emek araştırmalarının çok-yönlü bir bi- çimde yaygınlaştırılması ve yazınsallığa dönüştürülmesi gerekliliği bulunmaktadır.