OKUL ARKADAŞIM İBO Celal Temel

OKUL ARKADAŞIM İBO
1960’lı yılların sonları,tarihi bir binanın loş zemin katı, bir yüksek okul kantinin önü. Yan yana dizilmişler. Ellerini saklıyorlar. Elleriyle beraber başka şeyler de sakladıkları anlaşılıyor. İsmail, Yusuf, Selçuk, Can Kardeşler ve diğerleri… Hepsi Diyarbakır İlk Öğretmen Okulu’ndan, İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gelen gençler, benim gibi. Hepsi de benden sonraki devrelerden okul arkadaşlarım, yaşça benden küçükler, ağabeyleriyim…Ne yapıyorsunuz, burada ne bekliyorsunuz böyle?” dedim. Birbirlerinin yüzüne baktılar, soruma cevap vermek istemiyorlardı. Üsteleyince, Selçuk, “Abı, İzmir Yüksek Öğretmen Okulu’ndan okulumuza komünistler gelmiş, onları buraya sokmayacağız,” dedi. Bu arada sakladıklarının zincir olduğunu da gördüm. ”Niye siz?” diye çıkıştım. ”Kimin ne olduğundan size ne, neden Mücadele Birliği’nin ileri gelenleri ve ülkücüler bu işi yapmıyor, sizi öne sürüyorlar?” diye devam ettim, kızgınlık ifade eden sözlerimle. Ağabeyleriydim. Yüksek Öğretmen Okulu’nda “ağabeylik” çok önemli bir saygınlık ifadesiydi. Kısa bir tartışmadan sonra, onları oradan uzaklaştırdım.Ben bunları yaparken, benim gibi Fizik Bölümü öğrencisi olan ve Çapa’daki sol grup içinde adı çok duyulmaya başlanan İbrahim Kaypakkaya, Doğulu (Kürtlerin) arkadaşların sağ grup içinde olmasını, çelişki, yanılsama ve geçici bir durum olarak görüyor, kendi arkadaşlarına da, mecbur kalmadıkça, onlarla çatışmamalarını, faşistlerin oyununa gelmemelerini öneriyordu. Ben de benzer şekilde düşünüyordum. Hepimiz, saflığımızdan, dini inançlarımızdan ve yanlış bir eğitimin sonucundan dolayı oradaydık. Ben bir süredir bu durumu fark etmiş, arkadaşlarımı da, dinci Mücadele Birliği grubu ve ırkçı ülkücü gruptan uzaklaştırmaya çalışıyordum.
İbrahim’le başlangıçta politik görüşlerimiz farklıydı. Her şeyden önce o Türk ve Alevi’ydi; ben Kürt ve Sunni! O Çorumlu, ben Batmanlıydım. O, her gün sol düşüncelerle biraz daha donanırken, biz(zincirli arkadaşlarım!), komünistleri nasıl yok ederiz diye düşünüyorduk. Ama bu işte bir hata vardı, bir yanılsama vardı. Okudukça, bilimi tanıdıkça, sosyalistlerin “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” ilkesini ve İbo’nun milli mesele ile ilgili görüşlerini öğrendikçe, çelişkiyi daha çok görüyorduk. Bu durum, o zamana kadar içinde yer aldığımız ve o dönemde Çapa’da önemli bir güce sahip olan Mücadele Birliği(Işık) grubunu(Günümüzdeki ardılları, Aykut Edebâli, Cemil Çiçek, Hüseyin Gülerce,…, İHLÂS,Türk-İslam sentezcileri...) oldukça rahatsız etti. İbrahim’le yaptığımız işbirliği(!) sonucunda, arkadaşlarımızın çoğunu, o ticanilerin ve faşistlerin elinden kurtarırken, aralarında kalan bazı arkadaşlarımız, maalesef onlara adına(kendi adlarına değil!) en ön saflarda kavga ettiler…İbrahim, müthiş zekâsı ve ışıltılı yüzüyle pırıl pırıl bir Anadolu çocuğuydu. Benden bir yıl sonra(1965’te), Ankara Hasanoğlan İlk Öğretmen Okulu’ndan Çapa’ya gelmişti. Onu Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nun meşhur çinili ders çalışma salonunda tanıdığımda, ikimiz de fizik bölümü öğrencisiydik. Çalışma masamız yan yanaydı. Çok okuyordu. Okudukları fizik dersinden çok, sol yayınlar, Marksist klasiklerdi. Günün koşullarında, okuduklarını biraz saklayarak ve adeta yutarak okuyordu. Ders çalıştığı ve fakülteye gittiği pek görülmezdi. Ama ilk dönemlerde fakültede asılan not listelerinin tepesinde görürdük onu. Notları 100 üzerinden 80’nın, 90’nın üzerindeydi. Dahi denilecek derecede zekiydi. Sarı benizli, ufak cüsseli, hafif mavi gözlü, derin bakışlı, sakin, kararlı, mütevazi bir Anadolu çocuğuydu. Sürekli gülümsemesiyle dikkat çekiyor, bilgisiyle çevresini etkiliyordu. Masasından, önceleri “Yön”, sonraları “Devrim”, “And” ve “Türk Solu”(bu günkü dergi gibi değil!) gibi dergiler eksik olmazdı. Okurken, çalışırken sürekli onu izliyordum. Kısa zamanda, Çapa’daki sol grubun teorisyeni ve lideri oldu.Onunla çok samimi ve yakın arkadaş olmadım. Ama konuşuyor, tartışıyorduk. Gayet sakin ve ikna ediciydi. Karşısındakinin yanlışta inat etmesi halinde, kırmızı yüzü daha da kızıllaşıyor, fakat sakinliğini koruyordu. Alaycı, aşağılayıcı ve kırıcı değildi.Çapa’daki en yakın dokuz arkadaşı ile birlikte kısa adı “FKF” olan, Fikir Kulüpleri Federasyon’un Çapa şubesini kurunca, okulumuzun sağcı yönetiminin hışımına uğradı. En yakın arkadaşları, bizim devreden benim de yakından tanıdığım Halit Koçer ve Salman Kaya ile Gülderen Siklet ve Muzaffer Oruçoğlu’ydu. Çok yetenekli ve kendisi gibi dahi derecesinde zeki biri olan Karslı Muzaffer Oruçoğlu en yakın mücadele arkadaşıydı. Onlar harika bir ikiliydi. Aslan Kılıç ve Ali Taşyapan da ona yakındılar. Aslında, o Çapa’da bir devrimci ordusu yaratmıştı. Sonraları, bazı arkadaşları başka yerlere savruldular!..68 direnişleri olduğunda, o artık Çapa’nın dışında da tanınan bir devrimciydi. Ben 69’da mezun olup gelip Mersin’de öğretmenliğe başladığımda; o okuldan uzaklaştırılmış, yazılar yazan, işçi eylemlerine katılan ve Türkiye devrimci hareketi içinde tanınan bir devrimci önder olmuştu.Bir süre “Aydınlık” ve “Şafak” yanılsamasına bulaştı. Bizim bu günün ulusalcılarıyla cebelleşti. Farklı renklerde Aydınlık dergileri oluştu. Olmadı, ordusunu kurmaya çalıştı. Türkiye köylülüğünün çokluğu(o dönem Türkiye nüfusunun %70’i köylerde oturuyordu) ve gücünün etkisiyle, Çin tarzı kırsaldan mücadeleye yöneldi. Bu mücadele yöntemi doğru muydu? Elbette bu tartışılabilir. Bu, onu ve arkadaşlarını anlamayan, anlamak istemeyen sistem karşısında, bir tercihten çok bir zorunluluktu. Asırlardır bir direnme merkezi olan Dersim dağlarına sığındı. Orada(Vartinik, Mirik mezrasında) arkadaşı Ali Haydar Yıldız’ı yitirdi. Karşısında mücadele verdiği militarist gücün eline düştü. Diyarbakır zindanında direndi. Adı, “Ser veren, sır vermeyen yiğit” olarak efsaneleşti. Can yoldaşı Muzaffer Oruçoğlu da başka zindanlarda destan yazdı.O kısacık ömre çok şey sığdırdı. Büyük yetenek ve ileri zekâsına karşın, günün koşulları içinde, her şeyi doğru yaptı demek, elbette gerçekçi değildir. 20–25 yaşlarındaki bir insanın deneyimsizliği içinde, halkı için doğru olduğuna inandığı şeyler yapmaya çalıştı. O yaşta, Kemalizm için, “devlet ideolojisi”, “faşist diktatörlük”, “Türkiye egemenlerinin harcı”, “Türk solunun kamburu”; Kürt Sorunu için de, “Türkiye egemenlerinin handikabı”, “Türk solunun çıkmazı” gibi belirlemeler yaptı. Hep devrimci duyguları içinde hareket eden İbrahim, fikirleri etrafında toplananlar için, genç yaşta bir devrimci önder oldu. Ölümsüzler kervanına katıldı…
1973 Mayıs ayının sonlarıydı. Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nde öğretmenlik yaptığım sınıftan dersten çıktığım bir sırada kötü haberi duydum. Benim sevgili okul arkadaşım İbrahim Kaypakkaya, benim gibi fizik öğretmenliği yapmadan, 25 yaşında, Diyarbakır zindanlarında, kendisine yapılan vahşi uygulamalar sonucunda yaşama veda etmişti. Ser vermiş, sır vermemişti…Onu hep, o kırmızı yüzü, sakin ve kararlı duruşu ile hatırlıyorum ve şimdi daha iyi anlıyorum. Bir taraftan bu toplum, böyle bir pırıltıdan yeteri kadar yararlanamadığı için üzülüyor; diğer taraftan o hep 25 yaşında kaldığı ve bazı yoldaşlarının bu gün düştüğü durumu görmediği için seviniyorum.
Nice güzel insanlar yitirdik, zamanından önce. İbrahim, benim tanıdığım, sadece bunlardan biri.43 yıl oldu, Sevgili İbo,sen unutulmadın. Güzel, çok güzel insandın, okul arkadaşım İBO…
Celal Temel