GÖLGESİYLE KAVGA EDEN ADAM

GÖLGESİYLE KAVGA EDEN ADAM

ARİN İNAN ARSLAN
Bazı bakteriler vardır küçücük, yumuşacıktırlar ve bunlar bir su aygırının boynuzlarını eritebilecek yoğunluktaki tuz eriğinde bile yaşayabilirler.
Neizvestny
Bazen düşünüyorum da Oruçoğlu, Ece Ayhan, Louis Ferdinand Celine bir araya gelselerdi acaba ne konuşurlardı? İlk nereden açılırdı mesele? Ayrı yatakta seyreden üç ayrı ırmak: Yatağıyla kavga eden Ece Ayhan, yatağından çıkmış Celine ve tersine akan, aktıkça çoğalan değil dağılan bir Oruçoğlu. Bu üç ismi hafızamda bir araya getiren birçok geçişlilik var. Ece Ayhan ve Celine artık havzasına varmış, bir anlamda maceralarını tamamlamış insanlar. Bu yazı ise Türkiye solunun hala ısrarla tersten akan ırmağına ikinci kez girme cüretti olarak okunmalıdır. Çünkü derler ki durgun bir suya ilk kez bile girilemezmiş. Lise öğrencisiydim ve hayatıma zorunlu okutulan hikâye kitapları dışında henüz kitap girmemişti. Bir gün edebiyat öğretmeni elime Germinal’i tutuşturdu. Bir daha da bu roman hayatımdan çıkmadı. Şimdi biri sorsa içinde ne olup bittiğini dahi çoğunlukla hatırlamam. &nbsp;Ancak sinema yaparken yada herhangi bir senaryo üzerine çalışırken fark ettim ki neredeyse bütün bir estetik algımın şifreleri hep bu kitaptan geliyor. Sonra üniversite girdi hayatıma. Öğrenci evlerini bilirsiniz. İlk heyecanlar, ateşli nutuklar, devrim, sosyalizm, aşk, yalnızlık, gurbet… Her şey olabildiğine iç içe ve mündemiçtir. Canını çok yakan bir özlemi tutup da aşk acısıyla karıştırmanın tam zamanıdır. Dinin etnisiteye, hasretin aşka, hırsın azme karıştığı zamanlar... Oruçoğlu ile tanıştım. Herkes gibi ben de Tohum’u okuyarak başladım herhalde. Ama beni bozguna uğratan kitap Çıplak ve Özgür’dür. O güne dek ezberlerimin ve olağan kabullerimin bu denli açıktan yüzüme çarpıldığı başka bir tanışıklığım olmamıştı. Tohum'u okuduğum sırada çok net tarif edemediğim ama algılarımda önemli bir fay hattına dokunan bir takım hissiyatlar taşıyordum. Ancak Çıplak ve Özgür ile bu gün yüzüne çıktı. Oruçoğlu bilediği tırpanıyla cinsel tabuların tarlasına girmişti: kadının kadınla, kadının erkekle, erkeğin erkekle yaşadığı ancak hep gizli kapaklı yaşanan cinsel tabular tarlası. Gizlilik yaşamın kanserli hücresiydi. Sır tutmak başka şey giz ve gizlilik başka şeylerdi. Bunu daha sonra Uçurum Geyiklerinde karakterlerine şöyle söyletiyordu:</div><div>“Teknoloji harikalar yaratıyor” dedi İsmail. “sessiz konuşulanları dinleyebileceğiz gelecekte. Düşünceler dinleyebileceğiz. Rüyaları seyredebileceğiz.”</div><div>“Özel yaşam diye bir şey kalmayacak o zaman”Kısa bir sessizliğe yol açtı Barbara’nın bu çıkışı.“Hayır” dedi Hatice. “Özel yaşamı öldüren gizliliktir. Her alanda açıklık özel alanı güçlendirecektir.”“sadece o değil” dedi İsmail “açıklık kolektif yaşamın temel ön şartlarından biridir. Açıklık olmadan yabancılaşmayı yenemeyiz. Açıklık mülkiyet dünyasının doğasına zıt bir kavramdır. Ailenin ve devletin güvenliğini ve gücünü sarsan bir olgudur. Sınıfsal, ulusal, cinsel çatışmalar ve düşmanlıklar dünyasında yaşıyoruz. Açıklığa karşı bir dünya” ...Özel hayat ve gizlilik meselesine dair daha sonraları çok şey okudum. Ama sanırım Oruçoğlu’nu en güzel anlatan cümle “vitrinde yaşamak kusursuz bir devrimci erdemdir” diyen Nurdan Gürbilek'e aittir. Yıllarca bir his olarak yanımda taşıdığım mahremiyet/mahrumiyet fikri böylece iki ayağının üzerine doğrulmuş oldu. Çünkü Tohum'da yapılmaya başlanan ve diğer kitapların tamamını yatay eksende kesen şey, Maslow'un temel ihtiyaçlar hiyerarşisinde piramidin tabanına koyduğu cinsellikti. Çünkü bizden gizlenen her şey daha ağır bedeller karşılığında tekrardan pazara sunulmak kaydıyla önümüze konuluyordu. Ve devrimciler bunun düşmanıydılar: “Büyük kentlerin caddelerinden her geçiş, baskıdan çok zincirlerinden koparılmış bir cinselliğin yaşandığı izlenimi verir. Cinsellik her köşeye sinmiştir. Neden? Seksüel baskı son mu bulmuştur? Fakir insan neden rüyalarında para görür? Neden aç insanı şnitzel imrendirir? Bunlar onda çok azdır da ondan. Seks kültü, seks korkusundan ileri gelmektedir. Kısacası, görünüşteki seks bolluğu, var olan cinsel eksikliklerin üstünü örtmektedir.” &nbsp;Kapitaliz ve korku, Dieter Duhm Adorno'nun deyimiyle bu durum “Mahremiyetin, aslında gizliden gizliye zaten özdeş olduğu mahrumiyete, yerini bütünüyle” bırakmasıdır. Ben Adorno okumadan çok önce Oruçoğlu romanlarında bana bunları anlatıyordu. Zaten iyi edebiyat, özü itibariyle bir kazı bilimidir: İnsan arkeolojisi. Psikanalitiğin kavram kargaşasıyla disipline etmeye çalıştığı şey tam da bu değil midir? Bu kazıdan çıkan değerli parçaları bir müzede sergilerken nasıl bir sistematik içerisine yerleştirileceğini, nasıl tasnif edileceğini düşünmez mi? Yazmak her şeyden önce insanın ebedi iştirakçisi korku ile ve korkunun yarattığı acı ile baş etmenin bir yoludur. Seni her halinle kabul eden bir dosta meramını anlatmak gibidir yazmak. Ve burada altı çizili olan kelimeler şüphesiz ki her halinle kabul edilmektir. Çünkü insan her şeyden önce söylemek ister. Yüzleşmek çünkü başka bir mecranın ve maceranın olgusudur. Denir ki kadının ve toprağın yaratıcı gücünü erkek söz ile ellerinde almıştır. Hatta Eric Fromm sözün gücünü “insandaki yıkıcılığın kökenleri” kitabında şöyle alıntılar:Ağzından çıkacak sözle esvabı parça parça et; Emret yeniden ve esvabı bütün et! O ağzıyla buyruk verdi, ve esvap parçalandı. Buyurdu yeniden ve esvap eski haline geldi. Tanrılar, onun babaları, tanık olunca onun sözünün gücüne, sevindiler (ve) bağlılık andı içtiler (dediler ki) «Marduk kraldır!» A. Heidel, 1942 Bu sınavın anlamı, erkeğin, yeni bir yaratma biçimiyle, yani sözle(düşünceyle) –yalnızca toprağa ve dişiye ait bir nitelik olan- doğal yaratmada bulunma konusundaki yeteneksizliğinin üstesinden geldiğini göstermektir. Bu yolla yaratabilen Marduk, ananın doğal üstünlüğünü alt etmiştir ve bundan dolayı da onun yerini alabilir. Babil efsanesinin bittiği yerde Kutsal Kitap’taki öykü başlar: Erkek tanrı dünyayı sözle yaratır. (E. Fromm, 1951)İletişim çağının göbeğinde kelimelerin saltanatında yaşıyoruz. Sözcüklerin oradan oraya durmadan savrularak dert anlattığı dert dinlediği, aşk, acı, sevda söylediği bir çağ. Yapılanlardan bağımsız olarak sözcüklerin her şeyi anlatmaya kadir olduğu günler. Lakin gel gör ki gece ayazını yiyen, günün ilk ışığı anlından öpünce gerinip gevşeyerek dalından kopan, sonbaharın sarı yapraklarına döndü kelimeler. Her gün biraz daha dökülüyorlar. Uğruna canımızı ortaya koyabileceğimiz şeyleri heyecan ve hararetle savunurken iki cümle sonra bitiyor anlatacaklarımız. Çok sevdiğimiz bir filmi, bir senfoniyi, aşkı, yalnızlığı... Neyi tarife kalkışsak yüzümüz yamulacak, ellerimiz bedeninden mermi geçmiş bir keklik gibi havada belli belirsiz iki takla atacak, mimiklerimiz dağılacak ama meramımızı anlatamayacağız. Tıkanacağız. Sonra ağzımızda geveleyerek: “Sevdim” diyeceğiz. “Çok güzel.” Yada “harika” Bunların dışında ne denebilir ki bir beğeninin dışavurumunda. Kitaplarıyla tanışmamın üzerinden on beş yıl geçti. Kaç kişiye tavsiye ettiğimi, kaç defa lafı Oruçoğlu'dan açtığımı hatırlamıyorum. Ancak söz dönüp dolaşıp iki cümle etmeye geldiğinde bütün kapılar tek tek kapandı sanki. Bir dostumla kitabevinde oturmuş sohbet ediyoruz. Duvarda Oruçoğlu’nun bize hediye olarak gönderdiği “Kızılderili” tablosu. Bu yazıya çalıştığımı biliyor arkadaşım. Tabloyu da göstererek soruyorum: Ne düşünüyorsun? Hiç istifini bozmuyor. Zaten kafasında tamamladığı bir cümle dökülüyor dudaklarından: “Hiç kitabını okumadım, tanımıyorum da. Ama sosyal medyadan resimlerini gördüm. Bu da gördüğüm ilk gerçek resmi. Bana sorarsan gölgesiyle kavga eden bir adam bu.” dedi. Benim de bin bir dereden su getirerek anlatmaya çalışacağım şey tam da buydu. Gerçek sanatçılar gölgeleriyle kavga halindeydiler. Tarkovski’nin bir zamanlar söylediği gibi: “Sanatçı toplumun istikrarını ideale ulaşma çabası adına bozmaya çalışır. Toplum istikrar, sanatçı ise sonsuzluk ister. Onu tek ilgilendiren şey mutlak gerçektir. Bu nedenle daima ileriye bakar; herkesten önce bazı şeyleri görmesi de bundandır.”Zaman içinde bütün kitaplarını okudum Oruçoğlu’nun. Grizu hariç. Grizu’yu okumak Germinal’in bendeki imgesini kıracakmış gibi bir kuruntum var. Bir gün bununla başa çıkabilirsem onu da okuyacağım. Çıplak ve Özgür’ün atmosferi içinde Dersim’e başladım. Dersim’i tamamen okumam iki yıl falan sürdü. Arada onlarca kitap okudum. Ancak Dersim ilerlemiyordu. Bazen bir sayfa, bazen bir paragraf, bazen bölüm başlarına konulmuş bir cümle, kitabı kapatıp köşeye koymam için yeterli oluyordu. Sonra çok benzer bir 'ilerlememe' durumunu Tarkovski'nin filmlerini izlerken de yaşamaya başladım. Dünyanın kanunları netti: akan bir nehrin ortasında öylece dikilemezdiniz. Ya aynı yöne hareket edecek ya da sürüklenecektiniz. Oysa düşünmek için durmak gerekiyordu. Durmaya ise kimsenin müsaadesi yoktu. Derinliğini “ayıkken” ölçemeyeceğim bir şeylerle karşı karşıyaydım ve durma ihtiyacı duyuyordum. Bütün benliği devreden çıkarmak için sızıntı yapan çatlakları bulup onarmak için uyuyordum. Ben uyurken, filmlerden bilincime kelimeler, cümleler ve müzik sızıyordu. Bunu hissedebiliyordum. Sonra rüya görmeye başlıyordum ve bu böyle günlerce devam ediyordu. Dersim romanıyla pratiğini yaptığım şeyi Tarkovski filmleri ile üst noktaya ulaştırdım. Ruhani bir şeylerden söz ediyormuş gibi algılanmak istemem. Bu benim yöntem haline dönüştürdüğüm bir derinlik ölçme biçimi. Birçok anlamada yan yana koyamayacağımız bu iki sanatçının yaratımları, izlek olarak değil ama ruh olarak bizi aynı yerlerde dolaştırır.Dersim'i okurken, yirmi yılını Dersim’de geçiren ben, kitapta her şeye yeniden ama bambaşka bir gözle tanıklık ediyordum. Mesele 38’de yaşanan kıyım değildi. Beni asıl afallatan Dersim insanıydı. Dersim'in atmosferiydi. Görüp de gün yüzüne çıkaramadığım, kutsal olma hissiyle halı altına süpürülenler çıplak bir şekilde bu kitabın içindeydiler. Tarih büyük kıyım ve yıkımlarla ilerlemiştir. Böyle olmaya da devam edecek. Buna dair her zaman söylenecek sözümüz vardı. Lakin ben tüm bu altüst oluşların ortasındaki insanın durumuyla daha fazla ilgiliyim: “Çıplak İnsanla”. Burada gördüğümse aracısız konuşan, yaşayan çıplak insandı. Sanatçı, kendisine konu olarak aldığı şeyi, sanatın dili ve üslubu içerisinde terbiye ederek yeniden üretir. Ne bütünüyle gerçekten kopar, ne de gerçeğin asalağı olur. İkisi arasında diyalektik bir denklem kurarak kendisine yeni bir kabul zemini yaratır. Zannımca Dersim romanının gücünü aldığı yerlerden biri de budur. Yeniden üretilen gerçekliğin içindeki insan: Kaygı ve korkularından sıyrılmış, anlatan değil, bizzat kıyımı yaşayan, onunla baş etmeye çalışan insan.Sonra Dersim’e ve Dersim 38’e dair çok şey izledim, okudum. Okuduğumda da, izlediğimde de yakamı bırakmayan bir rahatsızlık hissi vardı. Dönemin canlı tanıklarını dinlerken dahi yaşananların insan üzerinde yarattığı tahribatı birinci elden alamıyorduk. Herkes bir başkasının, belki de artık yabancılaştığı kendisinin öyküsünü anlatıyordu. Zihni iğfal eden korkunun yarattığı yeni bir gerçeklik ve öykü. İktidarın kolektif belleğimize yerleştirdiği korkuyu üstünden atmaya çabalayan bir çift göz ve havada ölü bir güvercin gibi sallanan bir çift el. Gördüklerim işte tam da bunlardı.Tutucu ve muhafazakâr kültür sadece sağ düşünce içerisinde değil, başka formlar ve meşruiyet zeminlerinde kendine sol içeresinde de ciddi mevziler kazanmıştır. İnsan olmanın bütün hata paylarından soyutlama yoluyla kutsal insan atfetmek ve mutlak doğru olarak idealize etmek en önemli hastalıklardan biridir. Tam da bu nedenden ötürü Ortadoğu’da liderlik kültü bir türlü aşılamamaktadır. Oysa insan etten kemikten ve insana has olan zaaflardan yaratılmıştır. Yada yaradılışında olan şeye daha sonra zaaf adı verilmiştir. Bir bütün olarak ele alınmayan, zaafla yüzleşme biçiminden çok zaafın kendisi konu edilmesi sebebiyle, bir türlü aşılamamaktadır. Bugün sebzenin, meyvenin, evine koyduğu herhangi bir eşyanın yada üzerine giyindiği elbisenin en doğal olanını aramaya çıkan insanlık bir gerçeği ısrarla göz ardı etmektedir: Doğal olanı yaratan ana unsur, üretimdeki hata payıdır. Günümüzün kapitalist dünyası ise her türlü pürüzü ortadan kaldıran pürüzsüz bir uzam yaratmakla meşguldür. Şimdi nereden okuduğumu hatırlamadığım bir cümlede söylendiği gibi: “düz, feci halde ideolojiktir” Dersim romanında beni en çok etkileyen diğer bir şey ise 'zaaflı insan'dır. Ancak Oruçoğlu bunu Sümen altı etmez. Bizi bununla yüzleştirir. Eğer bir gün bir Dersim 38 sinema filmi yapılacaksa bu mutlaka bu romandan yapılmalıdır. Ancak bunu konuşmak için hem ekonomik hem de siyasal koşulları düşününce henüz erken olduğu açık.Oruçoğlu'nun son romanını okumamın üzerinden neredeyse on sene geçti. Birçok ayrıntı silinip gitti. Hep bir yeniden okuma isteği eşlik ediyor olsa da, bir daha dönüp okuyamadım. Ancak hiç kaybolmayan bazı yaşantılar kazındı fukara hafızama. Şimdi kitapları arasında arayıp bulmam pek mümkün olmayan bir cümlesini anımsıyorum. Şunu söylüyordu: Eğer bir gün yolda kara saplanmış bir keklik görürsen sakın koşup onu saplandığı yerden çıkarma. Onu çıkarmak senin vicdanını rahatlatabilir ancak hakikatte onun kendi yeteneklerini kullanma olanağından mahrum etmiş olursun. Bırak kendi çaba ve çırpınışlarıyla saplandığı yerden kurtulsun. Benim bu cümleyi okumamım üzerinden on beş yıl geçti. Hala buna inanıyorum. Acaba Oruçoğlu da hala inanıyor mu buna?Gölgesiyle kavga eden Sakarya Şeyhi’nin hikâyesi ve sadece şeyhe değil bütün bir gölgesiyle kavga eden insanlara dair Yaşar Kemal’in güzel yorumunu da buraya bırakarak müsaadenizi isteyeyim.Bağdat’ı almak için sefere çıkan Sultan Murad, Konya’ya gelerek karargâhını oraya kurdu. Burada Başkumandan, Veziriazam, “Aman Padişahım, biz bütün orduyu aldık Bağdada gidiyoruz. İstanbul’un burnunun dibinde, üstüne iki kere ordu gönderip yenildiğimiz Sakarya Şeyhi, Sakarya dağlarında olduğu gibi duruyor. Biz orada değilken bu Mehdi İstanbul’u almaz mı?”Padişah Seraskere buyruk verdi:“Şu Arap atını, şu kılıcı, şu kürkü, şu tuğu al, ben ona üç tuğlu vezirlik ihsan ettim. Beş bin kişilik ordusunu da alsın, gelsin benim orduma katılsın. Mademki o mehdidir, Bağdadı aldıktan sonra dünyayı birlikte düzeltelim, barışa, özgürlüğe, eşitliğe kavuşturalım. Sevaptır,” dedi.Serasker, Konya’dan Sakarya dağlarına gitti ve Mehdiyi buldu. Tarihçi Sakarya Şeyhini çok güzel çizer. Abanoz gibi kara sakallı, genç, yakışıklı, uzun boylu, güleç yüzlü bir delikanlıydı, der.Serasker, Padişahın isteklerini Şeyhe söyledi.Sakarya Şeyhi:''Kabul edemem,” diye karşılık verir.“Şeyhim, biz şimdi yüz binlerce kişilik orduyu aldık Bağdada gidiyoruz. (…) Şimdi, biz seni burada, İstanbul’un burnunun dibinde, İstanbul, padişahsız, askersiz kalmışken böylece bırakamayız. Yüz binlerce kişilik orduyla Konya’dan senin üstüne yürüyeceğiz. Bak sana Padişahımız efendimiz üç tuğlu vezirlik veriyor. Sonunda Sadrazam da olursun, Şeyhülislam da…”“Kabul edemem.”“Biz dönüp seni yakalayacağız. Yasayı bilirsin: Seni yakaladıktan sonra Konya’ya götürüp bir eşeğin üstüne seni ters bindirecek, üç gün Konya çarşısında dolaştırarak, aşağılayarak, gözlerini oyarak, mafsallarını kanırarak, derini yüzerek öldüreceğiz.”“Biliyorum, kabul edemem.”“Şeyhim sen deli misin?”“Deli değilim, ben huruç etmeye mecbur bir kişiyim.”Tabii Serasker ’in her dediği olur. Sakarya Şeyhi işkence içinde öldürülür. Yaşar Kemal’in hikâyeye dair yorumu ise şöyledir:“Demek ki bu dünyada mecbur olan kişiler var, diye düşündüm gençliğimde. Sonra düşündükçe, okudukça dünyanın Sakarya Şeyhi gibi, başkaldırmaya mecbur kişilerle dolu olduğunu gördüm. Dünyamızı bu başkaldırmaya mecbur kişiler yapmış yapıyordu. Bu başkaldıran kişiler insanlığın özüydü. Ve dünyayı onlar değiştirerek bu duruma getirmişlerdi. Bundan sonra da onlar dünyamızı değiştirerek, geliştirerek, kötülüklere karşı koya koya ileriye, daha insanca yaşanacak bir dünyaya götüreceklerdi. Üstelik de, her şeylerini, canlarını yitireceklerini, yenilgiyi bile bile savaşıma girecekler, bir de bakmışsınız ki, sonunda bunlar yengiye ulaşmışlar. Çağımızda, günümüzde çok mecbur insan biliyorum. İşi genelleştirirsek insanlık başkaldırmaya mahkûmdur. Mecburlar, insanın içindeki başkaldırının eylemcileridir.” (A.g.y., s. 169-171).